22 Aralık 2011 Perşembe

isveç, kuzey kutbundan hallice..


Bu aralar canım sıkkın değişik bir şeyler yapsam, ne yapsam sorusuna cevap: hadi Aralık’ta İsveç’e gideyim. Hava alanına az önce indim. İlk izlenim: Burada kızlar efsane!!! Evet, ikinci izlenim: Bu alfabeyle bu iş çok zor... Sempatik olsun diye üç beş cümle öğreneyim gelmeden dedim, kısa yoldan kafamdaki bu fikri kaldırıp attım. Hava alanı da şehre iki saat uzaklıkta olmasa belki daha güzel bir başlangıç yapabilirdim. Neyse, öğle arasında aldığım kulaklık ve eldiven doğru bir yatırımmış en azından içimde pişmanlık yok. O değil daha kar da yağmamış, son iki kış’ımı Malta’da geçirdiğimi göz önüne alınca ufo gören masum köylü ruh haline hazırlamıştım kendimi, elde var sıfır.  


Perşembe
Yüzüm dondu. Aman daha kış gelmedi, kar bile yok diyen İsveçli arkadaşlarımı tek tek yanaklarından öpüp ayrı ayrı sarılmak istiyorum. ‘Zaten yorgunum, iyice uykumu alayım da öğleden sonra şehri gezerim’ planlarım tam hayat ettiğim gibi olmadı. Yani hava 3 de kararmasa iyiydi. Burada insanlar günışığından bihaber. Abartmayın mesela. 
Neyse. Döviz bürosuna gidip 100 Euro karşılığında 828 sek alınca ne çok param oldu tadında yaşadığım sevinç az sonra kahve & sandviç ikilisine 150 sek vermemle sona erdi, çok bile sevinmişim 15dk neyime yetmedi. Evet, izlenimlere geri dönecek olursak 3 numara: BU ÜLKE ÇOK PAHALI!  


Cuma 
Bugünkü havanın yanında dün Hawaii’ye gitmiş gibiyim. Burası çok şirin, küçük bir şehir… Kaldığım yer Uppsala’nın Taksim’i gibi bir yer. Sağa sola bakınca mağazalar, restoranlar dolup taşıyor. Her an hareketli, Christmas zamanı diye lunaparka çevirmişler her yeri. İnsanın alışveriş yapacağı yoksa da şeytan dürtüp zorla bir şeyler aldırıyor. Ayıp olmasın diye bir şeyler aldım. Burada sabah var sonra direk akşam var, ne garip memleket yahu. Ben burada yaşayamazdım. Hoş, insanlar beklediğim kadar duyguları ameliyatla alınmış tarzında değiller. Ama ne sıcak bir kültür diye abartmaya da lüzum yok. Ama ben de kutupta doğsam, benimde arkadaşlarım penguen olsa ben de biraz soğuk karakterli olurdum sanıyorum. Suçu biraz da kendimizde arayalım. Ne soğuk millet deyip direk çöpe atmak hoş değil. 


Cumartesi 
Gerçekten kar mı yağıyor diye camdan dışarı üç kere baktım. Evet, kesinlikle kar yağıyor. Derin bir oh çekip hemen üç beş de fotoğraf çektim. Kalbim kırılırdı eğer kar görmeden gitseydim. 
Bu şehrin en güzel özelliği soğuk olması... Bu açıklanması garip bir özgüven veriyor insana. Soğuk insanı kendine getirir. Gerçekleri hissettirir. Zayıflıklarını tanır, zayıflığınla yüzleşirsin. 
Çok güzel bir restorana gittik, her zamanki gibi ülkemizi temsilen sadece ben vardım. Biri Amerikan gerisi İsveçli sekiz kişilik bir gruptuk. Dünyanın en lezzetli yemeklerini yemiş olabilirim, başlangıç olarak deniz ürünleri yediğime de hala inanamıyorum. Hayat değişiyor. Ben ki tadını bilmem, gram da haz etmem deniz ürünlerinden. Ama içimden bir ses bunca yıl haksızlık etmişim onlara diyor ya hadi bakalım. Sonrasında abarta abarta bitiremedikleri gece kulüplerinden birine gittik. Ben İstanbul’dan sonra hiçbir konsepti beğenemez oldum. Bizim Kuruçeşme mekânlarımızın yanına yaklaşır tek bir yer görmedim bunca şehirde, ülkede. Onlar bilmediğinden ellerindekini dünyanın sekizinci harikası sanıyorlar, söyleyip kalplerini kırmak istemedim. Oo gerçekten çok güzel burası deyip içimden hadi oradan be dedim. Ama kötü değil tabi, sadece normal. 
Çok korkuyorum bu gece nedense. Evimde olsam diye iç geçirdiğimde kalbimden hangi şehir geçiyor bilmiyorum. Biri lütfen beni bu karanlıktan alsın. Bu şehirde yaşıyor olsam, ölürdüm yalnızlıktan, ölürdüm sessizlikten. Şimdi ne desem anlam eksiltir. Soğuk güzel, insanı sakinleştiriyor hatta biraz da yavaşlatıyor ama yaşamak için seçeceğim şehir burası olmazdı. 


Pazar
Uyanıp hızlı hızlı hazırlandım. Stockholm’e gideceğim treni son anda yakaladım. Tren yolculuğu kadar sevdiğim bir şey yok galiba, bunu sık sık söylüyorum ama yinelemekte fayda var. Kar yağışını izleyerek vardım merkeze. 
Hızlandırılmış İsveç seyahatimin sonunda içimde büyük bir huzur vardı uçağa bindiğimde. Dönüşleri her zaman sevmişimdir. Başka şeylerde olmaya bir huzur verir insana. Bu sıcacık adaya, bıraktığım hayata dönmek içimde yeniden doğan güneş gibiydi. Günışığına hasret kalmışım resmen. Geldiğim gibi ‘hello sunshine’ şarkısını açıp dinlemeye koyuldum. Anlamlı şarkıymış vesselam. 

13 Aralık 2011 Salı

ara sıra gülmek seni rahatsız mı ediyor?

     Fransız filmlerine sebebini bilmediğim bir ön yargıyla bakardım neden. Yavaşlıktan öyle dem vuruluyordu ki izlemeden emindim ne kadar iç bayacağından. Öyle ya biz Hollywood kültüründen geliyorduk. Çocukken izlediğimiz çizgi filmlerden ilk gençlik yıllarında seçtiğimiz aşk filmlerine kadar her şey bir kültürün düzenli parçalarıydı.
     Zamana güvenmem, ‘zamana bırakmak’ tamlamasından hiç haz etmem, hele ‘zaman her şeyin ilacıdır’ cümlesini balkondan atasım gelir. Zamanla hiçbir şey düzelmez. Zamanla hayat daha karmaşık bir hal alır. Zamanla hayatlara insanlar dâhil olur, her gelen bencilce sana kendinden bir iz bırakır. İzler hayatı karmaşık kılar. 
     Fransız filmlerine böyle sert bir giriş yapmak ne denli akıllıca bir fikirdi bilmiyorum. ‘La fille sur le pont’ dan bahsediyorum. Vanessa Paradis’in Adéle rolüyle filmin girişinde yaptığı konuşma yüzünden filmi üç kez durdurup notlar almak zorunda kaldım. İçinde olduğu ruh hali benim limitteki hayat bağlılığımı da aldı götürdü. Gariptir sanki bunca yıldır aradığım da bu filmle bulduğum bir şey varmış gibiydi. “Bazı insanlar mutlu olmak için doğar” diyordu filmin ilerleyen sahnelerinde Adéle. Ne yazık, ben onlardan biri değilim diye tamamladım cümleyi içimden. 
     - Şansım hiç yaver gitmedi, yapmaya çalıştığım her şey ters gidiyor, dokunduğum her şey bozuluyor.
     - Bunu nasıl izah edebilirsin?
     - Şanssızlık izah edilemez, müzik kulağı olmak gibidir. Vardır ya da yoktur.
     Sahi ne yazık, düşünsene bir insan hayattan ne bekler? Neye sahip olduğunda hayıflanmayı bırakıp şükretmeye başlarsın? En ufak bir ışık yok yakınımda. Göğsümü kabartmayı bırak kendimden kurtulup kendimden uzaklara koşsam dünyanın en mutlu insanı olurdum. Biri beni önemsediğinde, biri bana bağlandığını söylediğinde ellerimi koyacak yer bulamıyorum. Konuşmayı orada bırakıp ıssız sokaklara gitmek istiyorum. “Geçmişin sularını yeniden tutmaya çalışma” diyor ya Gide, “Geçmişi gelecekte bulmaya çalışma sakın” diyor ya… Kapanan bir kapının ardından öyle çok bakarsın ki, zamanla kapının şekli, rengi, kişiliği değişir. Aynı kapıya haksız anlamlar yükler, beklentilerle değerini eksiltirsin. İnsanlara anlam yüklemek cesaret isteyen bir iştir. Anılar biriktirmek, birlikte güzel filmler izlemek, şehirler gezmek... Aklında bir parça iz kalır, yıkamakla çıkmayan izler gibi kaderine terk etmeyi zorunlu kılar. Birisinin, herhangi birisinin, hayatında hiç görmediğin ya da yeterince yaşanmışlıkla pekişmediğin birisinin bile sana çocukluğunu anlatması, sana verdiği değerlerden bahsetmesi vakitsiz gelen bir haber gibi tehlike taşır özünde. 
     Söz vermek cesaret isteyen bir iştir. Tecrübe, ilgi, bilgi ister. İlkyazın sıcaklığını saklar kafesinde. İnsanı insana yaklaştırır. İnsanı insandan soğutur. İnsanı insana vurdurur. Sözler acıtır, hayata yersiz beklentiler dâhil eder. Birisi bana kazara söz verdiğinde ellerim titriyor, kısa yoldan ondan kurtulmak istiyorum. 
     Zaman yok. Zaman sanki sudan bir heykel… Sanki sessiz bir sonbahar… Dipsiz bir rüzgâr… Doğrusu olmayan bir önerme. Kendi içinde bir handikap… 
     Ağız dolusu bir kahkaha ile güldüm filmin en ağlamam gereken sahnesinde. Öylesine detaylara gizlenmişti ki sır, saatler boyunca akan suyu gösterip, ekmeğe yağ sürüşünü izlemek beni başka bir hayatta sonsuz bir uykuya yatırmış gibiydi. Böyle derin bir uykuya asırlardır muhtaçtım sanki. Kadının yalınayak yürüyüşünü uzun uzun izledim, aradığını bulamayışını derin bir yaşanmamışlık ağrısıyla resmettim zihnimde. Kelimeler eksik, kelimeler yersiz, kelimeler sessizdi. 
     Kadın sesini alçaltıp sordu ya adama “ara sıra gülmek seni rahatsız mı ediyor?” diye, onun sükûneti benim sesimle bir oldu sanki. Yerli yersiz öyle çok, öyle uzun gülüyorum ki son zamanlarda, bu kadar güldüğüm için kendimden bir o kadar soğuyorum. Bu bir kördüğüm...  
     Hâsılı, uzun zamandır izlediğim en iyi filmlerden biriydi bu. Çaresizce Fransızca öğrenme isteği doğuran, her sahnesi bir fotoğraf olan, görsellik kavramını baştan yaratan, müzikleriyle ve sürpriz bir şekilde İstanbul sokaklarında sonlanmasıyla ait olduğum şehri hatırlatıp gülümsetirken iç burkan, izlediğim geceyi, ertesi sabahı, sonraki geceyi, takip eden üç beş sabahı ve geceyi anlamlı kalan öyle kendi halinde bir filmdi. 
     Fransız filmlerine söyleyecek tek sözüm, keşke birbirimize bu kadar geç kalmış olmasaydık.

8 Aralık 2011 Perşembe

yazmazsam deli olacaktım…


Haftalar boyunca kulağı okşar tek kelime yazabilmek için bildiğim her yolu denedim. Adanın en sessiz, en mutsuz, en yalnız köşelerine sığındım. Her satırı bana ilham veren kült kitaplarımdan bölümler okudum. Seksen üç kere izlesem bile her seferinde ağladığım filmi koydum olurda gözümden bir damla yaş akar diye. Arkadaşlarımla saatler süren konuşmalar yaptım. En sevdiğim piyano şarkılarını dinledim. Dergiler, şiirler, şehirler… İçimde en ufak bir duygulanma, en ufak bir mutsuzluk, mutluluk, gözlerimde en ufak bir gözyaşı belirtisi yoktu. En ufak bir yazma isteği hiçbir şey…


Evime dönüp kapıyı sıkıca kapattım. Üstünden üç kere de kilitledim. Eski fotoğraflara baktım, evimin her köşesini temizledim, aylardır beklettiğim işleri yapıp masamı temizledim. En son beş ay önce dokunduğum günlüğümün sayfalarını çevirdim sonra, yeni bir sayfa açıp en yüzeysel anılarımı yazdım. Akşamları çıktığım yemeklerden, her defasında deneyip başarısız olduğum kek tariflerimden, aldığım yeni kıyafetlerden, gittiğim filmlerden bahsettim. 


Duygularımı kaybetme eşiğine ne zaman gelsem olan buydu. İçimde en ufak bir insan sevgisi kalmadığı anlarda kendime sert çıkışlarım bundandı. Orada burada ‘ben insan seviyorum, bana yazdıran bu’ dediğim ruh hallerim geride kaldığında olan ne ise işte tam olarak buydu…


Midemde büyük bir ağrıyla, içimde tarifsiz bir acıyla bıraktım kalemi. Artık yazmayacaktım. Tek bir kelime bile, yapılacaklar listesi bile, buzdolabı notları bile… Kitap taslağı mı? Tamamlanmayı bekleyen yazılar mı? Atılacak mektuplar, kartlar… Hepsini kaderine terk edip hatta en mümkün yolla yok edecektim. Kararım buydu. Elimin altındaki defteri kapattım. Evimdeki tüm kalemleri çekmeceye kaldırdım. Bir kahve koyup balkona çıktım. Kilisenin kireç rengi duvarlarını seyrettim uzun uzun. Ruhumun eşini kaybetmiş gibi, âşık olduğum adamı yitirmiş gibi, en sevdiğim oyuncağım kırılmış gibi bir histi bu. 


Derin derin nefes alıp kendimden özür dileyip kendimi affettim. Üç adımda odama, kalemlerime döndüm, tek tek hepsine dokunup defterlerimden birini çıkarıp yazmaya koyuldum. O an Sait Faik’i anladığım andı, “kalemi tuttum, öptüm, yazmazsam deli olacaktım…”
-photo: sabina tabakovic-

7 Kasım 2011 Pazartesi

Bir Palermo tatili asla sadece bir Palermo tatili değildir.


İtalyan çocuk yanıma gelip “Aa bu arada Catania Hava alanı kapalı Etna’nın aktifleşmesi yüzünden haberin olsun” dedi. Zaten kahvaltı ederken en sevdiğim şey böyle haberler alıp yediğim lokmanın boğazımda kalmasıdır. Evet, ertesi gece dönmem gerekiyor ve feribot alternatifini göz önünde bulunduralım diye internetten baktığımız üzere 25dakikalık uçak yolculuğuna istinaden 8saatlik bir feribot yolculuğu ihtimali söz konusu. Dünyanın en güzel cumartesi sabahı bu olsa gerek. 


Soluğu benimle gelecek Malta’lı arkadaşımın yanında alıyorum. “Haberi duydun mu?” “Açılır yarın yaaaaaaaa...” diye uzayan bir cevap geliyor. Arkadaşım geniş milletsiniz tamam da pazartesi iş var mesela… Hadi benimle aynı ofiste çalışmıyor olsa yine tamam, umursamıyor derdim. Zaten on dokuz saat süren bir toplantının mide krampları giderek artıyor, gülsem mi ağlasam mı şimdi… Toplantı deyip geçme, dünyayı kurtarıyoruz. Saat sabahın dördü olmuş üstüne üstlük saatler az önce geriye alındığı halde sabahın dördü olmuş hala delegasyon başına beş euro kesemezsiniz kavgası devam ediyor. Hepimiz avukatız ya bir yerde, hayatımızın ilk davasını alma hırsıyla geceyi sabah ediyoruz. Beş euro hengâmesi süresince herkes beş fincan kahve içiyor yani bunları tartışmasaydık bu kahveler içilmeyecekti, kahve başına iki euro desek zaten çoktan içerdeyiz. Aman allahım sabah dördü geçti ve toplantı bitti. Gel gör ki benim aklım hala uçağımda.


Bu emekli oteli tarzında otelde zaten bir hafta geçirdik. Bu lobiye bakıp kendimi kaplıcada hayal etmek bir dağ otelinde hayal etmekten daha mümkün… Ama gel gör ki yanında zaman geçirmekten keyif aldığın arkadaşların olunca fazla sorgulamıyorsun. 
Buraya ilk gelişim değil. Neredeyse iki sene önce gelmiştim bir kere daha. Şehri gezmiş, verilmesi gereken pozları vermiş, yenilmesi gereken yemekleri, pastaları, tatlıları her neyse her şeyi çoktan denemiştim. Yani huzurla boş boş oturup gereksiz konuşmalar yapabilirdim arkadaşlarımla. Yaptım da. 


En yakın arkadaşlarımdan biri yanımdaydı, hatta en yakın tek erkek arkadaşım olabilir kendisi. Ona dünyaya safça gözlerini açmış genç modeliyle dün akşam geçen konuşmaları anlattım. Dedim bir çocuk yanıma gelip bana ben zaten seni bilmem ne zamandan beri beğeniyorum dedi, ben de şunu dedim öyle oldu böyle oldu derken “ahh canım benim, ben de dün gece bu cümlelerin aynısını kurdum kızlara” deyip gülmeye başladı. Kendimi çok özel hissediyorum. Egom sıfırın altında beş!


Pazar sabahı oldu. Türk delegasyonu gitti, beş saat uyuyup otelden ayrılıyoruz. Evet, Catania’ya gittik her şeye rağmen. Sonuç; hava alanı açık... “Açılır yaaaaaaaaa…” önermesi tuttu. İtalya da işler nasıl yürür Malta’lı adama ben mi öğretecektim zaten. O benim cibilliyetsizliğim. Şehre geldik. Hava soğuk. Pizza yemek için restoran bakıyoruz, evet girişim başarılı. Pizzalar söylendi, Palermo’da neler yapıldı kriterleri başladı. Şuana kadar işler yolundaydı ta ki arkamdan bir ses duyana kadar.


- Hasan abi benden adam olmaz. Bu yaşıma geldim hala haylazım. Ama ben böyleyim, ben evlenecek adam değilim. Olmadı yapamıyorum. O kadını da istiyorum, bunu da, şunu da. Ama çocuk da lazım ne yapsak bi akıl ver. 


Bu bana hep olur. Gaipten Türkçe konuşmalar duyarım. Otobüste kadınlar aralarında konuşurken “Selma abla ama haksız mıyım” diye bir ses duyup arkama bakarım ama aslında onlar matlaca konuşuyordur. Yine öyle sandım. Yok, hayır bu sefer başkaydı. Ses devam ediyordu.


- Sonuçta biraz da kader… Yani bakma ben böyle çok haylazım ama inançlı adamım. Bence herkesin ölüm anıyla doğum anı belli, arası sana kalmış. Şimdi aile kurmak da güzel ama etrafıma bakınca şeytan dürtüyor yahu. Sen açık büfeye mi gidersin, yoksa önüne konanı hayatın boyunca yemek mi istersin. Bak ben çok felsefik bi adamım. Vallahi bak. Okuyorum falan. Gençken bi arkadaş akıl vermişti, kadınlar okuyan adamları sever, atıp tutacaksın, atıp tutacaksın. 


Pizza boğazımda kalınca arkadaşım ne var yahu dedi. Dedim arkamdakiler Türk, konuşmalarına daldım pardon. Yani tamam haylazsın anladık da sus be adam demek geldi içimden. Az sonra kalktılar, keşke bir de tiplerini görmeseydim. Ellisini devirmiş suratı meymenetsiz bir adam. Sen zaten evlenme bence de. 


Kahveler içildi, artık yoldayız. Hediye dükkânına girdik, elimiz boş gitmeyelim diye. On dakika sürmedi çıktık ve dışarıda inanılmaz bir dans gösterisinin tam göbeğine düştük. Dünyanın en güzel kızlarını seçip balerin mi yaptınız? Havada iplerle gerilip o yana bu yana savruluyorlardı. Arkadaşıma dönüp ”bakma benim böyle kütük gibi durduğuma ben de bale yapmıştım anlarım bu işlerden, esneğimdir” dedimse de hadi oradan be der bakışıyla sesimi kesti. Hâsılı, hava alanına vardık. Pazar günü tamam da hava alanı yani burası insan iki tane mağaza açık bırakır, hani zaman geçerdi. Elbette avucumuzu yalayıp bavulları verdik. Paşa paşa uçağımıza binip 25 dakikalık yolculuğumuzu tamamladık, alkışlarla piste indik. 


Eee anlat bakalım seni gidi, iyi gezdin diyenlere abarta abarta anlattım ertesi gün. Aman ne saadet! Bir Palermo tatili asla sadece bir Palermo tatili değildir! Bu yolculuğun özeti budur.


31 Ekim 2011 Pazartesi

notlar lV - barcelona


20.10.2011
Cuma sabahı olduğunu sandığım uçağımın aslında Perşembe sabahı olduğunu, sabaha karşı 3 buçukta beni arayan arkadaşım tarafından “Ezgi, yirmi dakika sonra oradayım uyanık olduğundan emin olmak için aradım” demesiyle öğrendim. İlk iki dakika onu uçağımızın Cuma sabahı olduğuna ikna etmeye çalıştım, faydasız olduğunu anlayınca uyanıp on dakika valiz hazırlama şampiyonası için deneme yapmaya karar verdim. Bir kızın on bir günlük bir seyahate on dakikada hazırladığı bir valizle gitmesi çok acı. Ki bu on bir gün; gala gecesi, toplantılar, partiler, şehir turu, ayrıca öncesinde 5 günlük bir Barselona seyahatini de kapsıyorsa hangi elbiseye hangi ayakkabının uyacağı artık bir anlam ifade etmiyor demektir…


Sonuç: Hava alanındayım. Cep telefonumdan patronuma bir mail yazıp bildiğim tüm özürleri diledim. Son beş gündür üstüme çöken bu ruh hali sanırım perçinlendi yeterince. Gözlerimi kapatmak ve tekrar açtığımda onun yanında olmak istiyorum. Sadece saatler kaldı… 


21.10.2011
Gözlerimi açtığımda beklediğimin aksine yüzüme güneş değmedi. Bu şehri bıraktığımda -ki bundan neredeyse dört sene önceydi- sıcaktan nefes almak kolay değildi. Rüyalarımın şehrine kış daha yeni geliyordu öyle ya… Yeniden bu şehre ayak basmak kendime yeniden bakmak gibi…
Başucumda bir notla uyandım. Ah bu el yazısı… 


“Tatlım, ben okuldan çıkınca eve gelicem, öğlen yemeği yer öyle çıkarız. Öptüm.  
Ps: çamaşırları asar mısın? :) Anahtarı başucuna bıraktım, dışarı çıkarsan diye. Her şekilde 2’de evde ol!”


Üniversite hayatımın ilk yıllarında koridorda birbirimize ötekileştirircesine baktığımız, tanımadan birbirimizi sevmediğimiz o dönemden sonra, hayatımda yokluğuna tahammül edemediğim biri haline gelmişti. Sanırım ikimizle ilgili en çok sevdiğim şey ismimiz. Aynı ismi taşımaktan bu kadar mutlu olacağım insan pek yok hayatımda. Bugüne kadar sayısız notuyla uyandım başucumda. Yazdığı mektupları, attığı kartları okudum. İstanbul’daki evimde kocaman bir panoya tüm notlarını iliştirdiğim dönemleri de özlediğim doğru… Şimdi ömrümü sermeyi hayal ettiği bu şehirde onun evinde uyandığım ilk sabah beni seneler öncesine götürdü.


Dün La Ramblas’da oturmuş bir şeyler içiyorduk. Aylardır görüşmedik, haliyle bir saniye bile susmadan konuşuyorduk. Birbirimize fotoğraflar gösterip hayatın ne kadar hızlı aktığını anlatıyorduk. Üniversite zamanı ikimizin de aklının ucundan geçmezdi başka ülkelere taşınıp benim onu Barselona’daki evine ziyarete geleceğim. Burası benim hayalimdi. Küçük bir çatı katı düşlemiştim hep. Buraya taşınıp sanatla yaşayacaktım. Yazı yazacaktım, okuyacaktım, hatta parası neyse verip İstanbul’dan kitaplığımı bile taşıyacaktım. Gel gör ki bambaşka sebeplerle küçücük bir adaya taşındım. Olsun, orası da güzel…


Ne garip oysa hep aynı ruh haliyle onu görmeye gelmem… Hep aynı ikilemde kalıyorum. Şuradaki köprüden mi atlasam yoksa Ezgi’yi görmeye mi gitsem. O da her seferinde benim ruhumdaki yaraları tek tek elleriyle onarıp yerine yerleştiriyor. Tazelendiğimi, ömrümün uzadığını, içimde kıpırdamadan duran o derin mutsuzluğu belli etmeden çekip aldığını bilmeden yapıyor bunu. Bana iyi geldiğini bilmeden… 


22.10.2011
Küçücük bir balkonu var bu evin. Dar bir sokağa bakıyor. Boynuma uzun seneler önce aldığım şalımı sarmış yere çökmüş oturuyorum. Küçük balkonları oldum olası sevmişimdir. Filmlerde hep güzel kadınların çıkıp sigara içtiği sahneler vardır ya, onlar gibi… 


Onlarca kez izlediğim filmlerden birini izledim uyanınca. Her seferinde aynı sahnede ağlanır mı? Aynı sahnede ağladım. Bazen öyle bir an olur ki keşke o da bu filmi izliyor olsa dersin. Bu sahneyi görüp aynı hisse bürünmüş olsa mesela, eli telefona gitse benimle birlikte ve duymak istediğim cümleleri kursa bana dersin ve hiçbir zaman olmaz ve gözlerin hep telefonunda kalır ve oturup uzun bir email yazmak tek çare gibi gelir ve o uzun emaili her zaman yazarsın ve o uzun emaili hiçbir zaman göndermezsin... Her yer sessizleşir, gözlerin ağırlaşır, sen sessizleşirsin… Bu yeknesaklık hiçbir zaman mutlu sonla noktalanmaz.


Burası çok renkli bir şehir… Burası çok sesli, aynı zamanda çok sessiz, çok eğlenceli, çok yalnız bir şehir burası… 


24.10.2011
Yağmur bir dakika bile durmadı tüm gün. Her şey aynı anda ters gitmek zorunda biliyorum. Ne kadar kasvetli bir gün… Sabah olmasa diye dua edip kapattım gözlerimi.


25.10.2011
Ayrılıklardan korkarım. Ayrılıklar acımasızdır, haksızlık eder, seni düşünmez. Geldiğimden beri her gün yürüdüğümüz yolu yan yana yürüdük son kez. Metroya inen merdivenler öylece bitiverdi. Acelece sarıldık birbirimize. Gözlerimiz sessiz, kuru bir ‘iyi yolculuklar’.


Bazı anlar vardır, sesin çıkmaz, ne diyeceğini bulamazsın. Aklına gelen kelime, cümleye hiç uymaz. Bunca zaman sonra huzurla uyuduğum geceler-hepi topu dört gece- bitiverdi. Sevgilimden ayrılmaktan daha zordu ondan ayrılmak. Tarif edemeyeceğin duygular olur ya. Şimdi bana biri çıksa onunla ilgili neyi seviyorsun söyle dese ellerim titrer. Eğleniyoruz derim birlikte. Oysaki biz güldüğümüzden çok ağlarız. Komik anılardan çok hayal kırıklıkları çıkarırız ceplerimizden ve birbirimizin önüne koyarız utanmadan, sıkılmadan, çekilmeden, tereddüt etmeden. 


Ona kafamı çevirip son kez baktım. Sanki saklayacak olsam anlamayacağını düşünüp ağladığımı görmesin istedim. Hayat onsuz ne kadar zormuş meğer… 


-fotograf: sezen harmanci-

23 Eylül 2011 Cuma

notlar III


Ellerim titriyor beklerken. Bir ses dersin ya, ne olduğu fark etmez bir ses duysam. O ses gelmez. Gözlerini kapıdan alamazsın. Hiç bu kadar yok olmak istediğin olmamıştır. Aynı anda sessizliğe şükreder ve bir tek kıpırtı için ömrünü vermek istersin. Ne gidilir bu nokta da ne de nefes alınır kaldığın yerde.



Yağmur yağmaz sonra. Balkona çıkar sokağa bakarsın, kimse geçmez. Kitabını, kalemini, kâğıdını alır ve aslında birbirinizden ne derece farklı olduğunuzu kendine ispat etmeye çalıştığından listeler yaparsın. Sonra mutlu olmak için ne çok sebebin olduğunu yazarsın uzun uzun. Seni gülümsetmeye yetmez. Küçük bir evin vardır, kurduğun hayatın, düzenin vardır ama kardeşin yoktur yanında mesela, mutlu olma listelerin anlamını yitirir. Keşke yağmur yağıyor olsa, keşke gece simsiyah karanlık olsa, keşke şarkılar ona yazılmış olsa, keşke yere oturmuş kareleri sayarken bir yıldız kaysa, keşke ona yazdığın yazıları anlayabilse… Hiçbiri olmaz. 
“özlemin azı çoğu olmaz / ağırdır işte!” 
-painting: melia newman-

15 Eylül 2011 Perşembe

göl evi


"Nerede değilsem,
Orada iyi olacakmışım gibi geliyor bana..."
C. Baudelaire

     Bir göl evi... Hiçbir şeyin ortasında, perdeleri olmayan bir sabahta gözünü açıp soğuk bir sabaha uyandığın bir göl evi…
     Eğer şanslıysan karla kaplı yollar… Öyle ki, bırakmak bile istesen gidemezsin. Yarı donmuş göl manzarası, elinde şekersiz kahve, kucağında kitabının taslağı, onlarca kez okuyup yenilediğin cümlelerinle tek başınasın. 
     Defalarca izlediğin filme yeniden gidiyor elin “closer”… Belki yüzlerce kez dinlediğin şarkıya bir şans daha veriyorsun, “the blowers doughter”. Ama yine de acıtıyor o ses seni. Fark eder mi? Etmiyor…
     Bir rüya gördüm. O göl evinde, karla kaplı bir sabahı… En sevdiğim kitapları seçip koymuştu biri yanı başıma. Unutmak istediğim ne varsa hafızamdan silinmişti. Duvarlarda en çok güldüğüm, en çok ağladığım günlerden fotoğraflar vardı. Büyükbabamın resmi vardı sonra. Onu hayal meyal hatırlıyorum, bir sabah annem beni uykumdan uyandırıp gidiyoruz Ezgi demişti, ağlıyordu çoraplarımı giydirirken. Bilmiyordum nereye gittiğimizi, uzun bir yoldu. Babam sessiz, babam düşünceliydi. Ben belki 7-8 yaşlarındaydım. Anlamamıştım o gün cenaze sessizliği nedir. Çocukken anlamıyorsun kaybetmenin ne olduğunu öyle ya…     
     Sonra göl kenarında koşturan o küçük kız çocuğu… Saçları uzun, saçları benim gibi kıvır kıvır bir minik kız çocuğu. Yürüyordum arkasından… Hiçbir yüzü görmek istemedim onu görmek istediğim kadar. Sanki zaman yavaştı, sarıldım arkasından, ne sesi, ne yüzü değdi bana. Yürüdük eve doğru… 
     Bir hayale bağlanmaktan korkmak ne garip… Tüm cesaretimi toplayıp bir hayale bağlanıyorum her şeye rağmen. Bir göl evi… İskele kenarında güneşlenip, akşamları balık yediğim, Camus okuyup sıcak şarap içtiğim bir göl evi. Şanslıysam bazen kar yağsın istiyorum…
     Nerede değilsem, orada iyi olacakmışım gibi geliyor bana… 
     Ve sonra o yüzü yüzüme değmeyen küçük kız benim olsun istiyorum. 

-fotoğraf: sabina tabakovic-

10 Eylül 2011 Cumartesi

gülümsemeler..



Öyle bir an geliyor ki, susuyorsun. Sanki konuşmak istesen dilinden tek kelime çıkabilecekmiş gibi. Görmek istesen gözün güzelliği görebilecekmiş gibi. İşte öyle zamanları toplayıp sana bir ben biriktiriyorum. Çocukluğumun en masum gülümsemelerini kimseye elletmiyorum, sana aitler. 
Beklemek... Ne zor bir kelime... Olur ya elin gider kâğıda, kaleme. Yazamazsın. Yazarsın, kendine bile okuyamazsın. Özlemekten utandığın oluyor mu? Bu ne biçim yangın dediğin? Gözümü kapasam da bir gün daha geçse dediğin mesela?
"Allah sabredenle beraberdir" diyor ya kitap, korkumdan sabrettiğim oluyor. İçim içimi kemirip de sabrediyormuş gibi yaptığım bazen. Sanki ellerim yetermiş gibi duygularımı kapatmaya. Yetmiyor… Gelecek derdim sana... Güzel günler gelecek, bu korku neden? Ne var ki, geleceğin daha fazla karanlıktan başka vaadi yok. 
Sana uzun uzun susuyorum, zaten konuşmak istesem de dilimden tek kelime çıkmıyor… 
Lakin o gülümsemeler, hala sana aitler…

-fotoğraf: sabina tabakovic-

15 Temmuz 2011 Cuma

notlar II

04.07.11

Bir pazartesi… Hayatımdan tüm pazartesileri, tüm temmuzları, tüm dörtleri silmek istediğim bir pazartesi… Kelimeler yetmiyor…

07.07.11

Bir perşembe… Ağlamak yetmiyor…

10.07.11

Seville’de bir pazar gecesi… Tüm gün hayallerimin ülkesinde gezdim, sokaklar geçtim, aklım nerede? Kalp kırıldıkça soğuyordu öyle mi? Birisine güvenmek için verdiğim çabayı az şey için veriyorum. Ben bunu kesinlikle beceremiyorum…

Ah sevgili, her kimsen, hangi ülkenin bilmem hangi şehrinde, sokağında bekliyorsan seni tanımamı, vakit dendiği kadar çok değil…

Böyle eşsis bir yaz gecesi, uzun yolların sonunda gördüğüm o küçücük barda oturmuş tek başıma insanları izlerken duydum o sesi, fonda ‘i will survive’ çalıyordu, manidar…

13.07.11

Bir Çarşamba… Bir tren vagonunda gözden uzak bir ispanya şehrindeyim hala… Dünya güzeli bir minik şehir, Cadiz… Güneşin batmaktan keyif almadığı, yeşilin doğaya sığmadığı bir sessiz şehir…

Yarı dolu bir tren vagonu, ilk dakikada beni sohbetlerine alan amerikalı bir aile yanı başımda… Şuan anladım ki göz güzelliği görmüyor kalbin kapalıysa eğer. Ruh halin sana yön veriyor… Mutsuzluk doğduğum günden beri içimde bir hastalık sanki. Birisini kaybetmekten çok korkuyorum, kaybetmekten korktuğum içinse kimseyi sevemiyorum. Uykumu bölüyor bu his çoğu zaman.

Sessizlik… Kulağımı tırmalıyor… Her şey geçer, her şey unutulur demiştin. Dışarda öyle eşsiz bir güzellik var ki, çaykovski’den daha güzel bir ezgi varsa o da bu resmin sesidir…

Kaybetmek diyordum, kaybetmek olmasa…

14.07.11

Artık her şey açık ve net… Söyleyecek tek bir kelime bile kalmadı. Artık kaldığım yerden devam edebilirim. 

Ağlamak bitti. ‘Bak, güzel günler yola çıkmış geliyorlar…’ 

6 Temmuz 2011 Çarşamba

notlar

“Ben sana mecburum/sen yoksun” demiş şair, abartacak bir durum yok. Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğindeyiz, kelimelere anlam yükleme devrini arkamızda bırakalı epey oluyor. Bu devirde artık az konuşuyor, az düşünüyor, az güveniyor, az seviyoruz. İnanmaktan korkmak diye bir kavramla tanıştık yakın geçmişte… Ben inanmaktan çok korkuyorum mesela. Birisini önemserim diye aklım çıkıyor. Az sevmenin ilacı olsa ne iyi olurdu.   

14 Haziran 2011 Salı

ben seni arıyorsam sen de beni arıyorsun..


“Ben göremiyorum, sense her şeyi biliyorsun.
Yine de hayatımı boşa yaşamış olmayacağım
Çünkü yeniden buluşacağımızı biliyorum
İlahi bir ebediyette…”

Oscar Wilde


Bir cümleyi bitirmek değil istediğim bazen nokta ile, virgül ile yeniden yeniden yazmak istiyorum adını kağıda. Ne kadar tekrar etsem yetmiyor. Öyle ki ne kadar çok kelime söylesem seni anlatırken o derece adının saflığını kirletiyor mürekkep.

Güneş yüzüne değerse diye kalbim kırılıyor, ah bir ses aşina olsa kulağına… Dizlerimiz yara bere içinde, düşlere düşüp düşüp çıkıyoruz. Uzakta olmak yüz yüze gelememek değildir ya, biliyorum ki ben seni arıyorsam sen de beni arıyorsun… Korkmuyorum aramaktan yorulursam diye, ‘çünkü yeniden buluşacağımızı biliyorum ilahi bir ebediyette…’ 


18 Mayıs 2011 Çarşamba

annem...

Birini sevmeye başlamak diye bir şey yoktu anladım… Bir çift gözle yüzleştiğinizde bazen bilirsiniz ki aslında yıllardır aşinasınız onlara. Yıllarca aramış, beklemiş, umudu kesmiş sonra yine aramaya başlamışsınızdır.
Gözlerimi kapadığımda bana huzuru işaret eden tek şey annemin elleri… Onun bedeninden koptuğumdan beri kaybettiğim huzuru arıyorum. Bugün anladım ki bunu uzaklarda bulamam. Her gittiğim şehirde bir koku arıyorum. Bana, dilime, dudağıma değen hiçbir tat çocukluğumu anımsatmıyor…
Bu hisle kendime dönüp içime bakmaya başlayacağımı sonraları fark edecektim. Odadan çıkıp kapıyı kapattım, binadan çıktım, uzun caddeleri yürüyüp evime vardım. Bir başka ülkede olmasam ona gider uzun uzun ağlar, beni tekrar rahmine alması için ona yalvarırdım. Yapamadım. Bilgisayarımı açıp ona uzun bir mektup yazdım. Bu onunla yirmili yaşlarımın ortasına kadar askıda kalan derin dostluğumun başlangıcı olacaktı, hissediyordum…

2 Nisan 2011 Cumartesi

Adı Yok 56! Bahar sayısı

Ruhuma üfleneni yazan bir kâtibim ben. 
Nice kelimelere gebe kalan, onları ince ince tartıp, 
sonunda kelemi mürekkebe batırıp yaz deneni yazan bir kâtip...
Ben sesim, ben soluğum… 
Uykularımdan uyandıran, masaldan gerçeğe bir adım yaklaştıran, 
ne olduğumu, nerden gelip nereye gittiğimi hatırlatan, 
mahremiyetimde insanlığın aradığı sırrı bulduğum bir nefesim.
Leyla’yım ben, Zühre’nin duasıyım. 
Doğayı okur gibi, ağacı, yaprağı, insanı okur gibi okunmayı bekleyen bir nesirim, nazımım ben…
Açtım kollarımı bekliyorum. 
Sen gelince bahar gelecek, sen gelince yağmur duracak. 
Kalemle nefes bir olacak. 
Aslolan söz değil midir sevgili, gerisi beyhude!

28 Mart 2011 Pazartesi

Bernetta III


İnsan hayallerle yaşar dediğimde bana uzun uzun gülmüştün. ‘Öyle küçüksün ki’ demiştin elinle yüzümü okşayıp. ‘Öyle küçüksün ki, hala mucizelere inanıyorsun… Sonunda birini seversin, rüyalarında gördüğün sahip olmak için ömrünü sereceğin kişidir o. Uzun süren mücadelenle en sonunda elde edersin, görürsün ki o da herkes gibi insan…’
İnsan hayatında kaç kişi sever? Kaç kere kırıldığında kalbin yeterince kırılmıştır mesela? Kaç şiir yazdığında şair olursun? Kaç hezimetten sonra artık 'o' çizgidesindir?

Bernetta bana güzel biten bir masal anlat. Bana yolların hiç bitmediği, suların durmadığı, güneşin hiç batmadığı bir masal anlat. Bulutlar pembe olsun, evler, pencereler rengârenk… Yapma demiştin bana, yapma bana bağlanma… Bunları bende çok kişiye söyledim biliyor muydun? Sevmek dedim, sevmek acıtır. Kalbin buzdan bir heykel olmalı. Her gece evine geldiğinde kapını sıkıca kitlemelisin. Biri kazara nefesine dokunmak istediğinde, saçına değdiğinde eli, kalbin birisi için çarpayazdığında, en ufak bir inancın kaldığında iyiliğe herkesten önce sen isyan etmelisin. Hem de öyle ağzının, kalbinin ucuyla değil. Kendi dünyanı kendi ellerinle tuz buz etmelisin. Başkalarına fırsat vermeden en derin yaran azıcık kabuk tuttuğunda kendin koparmalısın kabuğunu. Ki insanlara olan inancına bir parça daha zarar gelmesin…
Ve kulağıma eğilip dedin ki “bazen böyle olur, bazen biri çıkar karşına. Bilirsin ki, onun karşısında zayıfsın. Bir hamur parçasısın. Alsın seni, dilediğinde yoğursun, oynasın.” Bernetta sen kimsin? Her baktığımda başkasını görüyorum içinde. Sana parmağımın ucuyla değsem gökyüzünü içime çekiyorum. Bana o yumuşak sesinle şiirler okuduğunda, başucumda şarkılar söylediğinde tüm günahlarıma tövbe ediyorum.
Ruhumu kemiriyor sessizliğin. Bana haksızdın de, öyle küçüksün ki aptallık büyüdükçe öğreniliyor de… Tek kelime çıksın dilinden. Hatta bana güzel biten bir masal anlat. Kendimi bilmez yaşımdaki gibi… Sonu güzel biten bir masalı dinlerken uyuyakalmak istiyorum…

24 Şubat 2011 Perşembe

bugün düşündüm de...


Bugün düşündüm de…

Eğer okuma-yazma bilmeyen bir ailem olsaydı, ya da çok dindar bir ailem olsaydı, babam imam olsaydı mesela, ya da ailem hiç olmasaydı…
Doğuştan gözlerim görmüyor, bacaklarım tutmuyor ya da zekâm hayatımı ikame etmeye yetmiyor olsaydı… 
Bir kolum eksik olsaydı ya da iki cinsiyeti de haiz olsaydım…
Babam bize yemek bulmak için çöpleri karıştırıyor olsaydı, hayatımda hiç doğduğum semtten dışarı çıkmamış, İstanbul’da yaşayıp denizi hiç görmemiş olsaydım…
Banyo yapmak için süs havuzlarına girmem, oyun parklarında oynamak için bayram sabahını beklemem gerekseydi mesela…

Ya da…

Babam Sabancı olsaydı, annem hastaneye doğum yapmak için özel helikopterimizle gitmiş olsaydı, bu akşam Paris’teki partiye gitmek istiyorum diye düşündüğümde gidebiliyor olsaydım…
Saç rengim istediğim gibi olmadığından moralim bozulduğunda 
dünyanın bilmem neresindeki süper lüks evlerimizden birine aklımı dağıtmak için gitseydim… Davetlerde yollarıma kırmızı halılar döşeselerdi mesela…

Dünyanın en bulunmaz güzeli olsaydım, kansere çare bulsaydım, 
Nobel’i kazanan bilim insanı olsaydım, beni yakından bir kez görmek için halk birbirini ezseydi mesela…
Hayatım ne derece farklı olurdu?

Evet, bugün bunu düşündüm… 

18 Şubat 2011 Cuma

Başarılı Gençler Kitabı Yayında! : )



Bundan neredeyse iki sene kadar önce posta kutuma bir e-posta geldi. Mütevazı fakat kendinden emin bir üslupla yazılmıştı, benimle röportaj yapmak istediğini söylüyordu e-postanın sahibi. O zaman benim için ne denli önemli bir adım olduğunu bilmiyordum “tamam olur” derken…

Aradan uzun zaman geçti, Başarılı Gençler Editörü Sevgili İbrahim Eryiğit bugün benim çok değerli bir arkadaşım. Kendi alanında genç yaşında güzel işler yapmış kişileri seçip çıkarıyor, onları bir platformda bir araya getiriyor. Evet, ‘Başarılı Gençler Platformu’ndan bahsediyorum. Bu başlangıçtan beri bir kitap projesiydi ve nihayet o gün geldi. İki cilt halinde yayınlanan kitapların ikinci cildinde benim de röportajım yer alıyor.

Dilerim bir yerde eline geçer ve okuma şansı bulursun. Her adımda “Neden olmasın?” dedirten bir çalışma bu. Gerçek hayatlar, gerçek hikâyeler… Benim parçası olduğum ilk kitap değil bu belki ama içinde benim hayatımdan bir kesit sunan ilk kitap. D&R listelerinde şimdiden zirveye oturmuş hızla yürüyen dinamik bir nefes. Yolu açık olsun J

Emeği geçenleri tekrar tebrik ederim.
*
http://www.basariligencler.com/

9 Ocak 2011 Pazar

aşk.


Hayatımın hiçbir döneminde o dillere destan aşklardan payıma bir şey düşmedi. Ne Mecnun’un Leyla’sı, ne Romeo’nun Juliet’i oldum. Piraye’sine, “Ben senden önce ölmek isterim” diyen Nazım’lar girmedi hayatıma. Ve hayatımın hiçbir sabahında burnumda kahvaltı kokusuyla uyanmadım. Bir insanın “her şeyi” olmadım. Ne kapıma bir gün olsun çiçek geldi, ne de posta kutuma bana derin duygularla yazılmış mektuplar…

Bir insanın aşk için nelerden vazgeçebileceğini hep kitaplardan okudum, sergilerde tanıştım büyük kalpli insanlarla… Dali şöyle diyordu kalbindeki sevgiyi anlatırken: “Hayatımda aldığım en büyük darbeydi. Ona tapardım… Ruhumun kaçınılmaz kusurlarını görünmez kılabilmesine hep güvendiğim bir varlığın kaybını kabullenemiyordum." Gala’nın ölümüyle birlikte yaşamak için bir sebebim kalmadı artık diyordu Dali, o benim karım, ilham perimdi… Gözlerime yaşlar dolmadan bu satırları okuyamıyorum. İçime büyük bir boşluk doluyor. Kıskançlık desem değil, yalnızlık desem değil, belki biraz haksızlık diyorum içimden... Neden diyorum, neden bu hayatta herkes o derin hisleri tadacak kadar şanslı değil.

Bu dünyada birileri çok sevildi ya da seviliyor… Paris, Helen’de muhakkak bir şey buldu. Truva’nın tarihini değiştiren bu aşk tesadüf olamaz… Titian’in, Urbino Venüsü’nü çizerken aldığı ilham somut bir güzellik olmak zorunda değil mi? Peki Napolyon'un Josephine'i, Dante’nin Beatrice’si, Sartre’nin Simone de Beauvoir’i, Justinyanus’un Teodora’sı? Sezai Karakoç’un “Bir bakışın ölmem için yetecek” dediği Mona Roza’sı sonra… Barbie’nin bile ondan başkasını gözünün görmediği Ken’i…

Kalbim acıyor bazen, bazen elimde olana şükrediyorum, bazen düşümde büyük aşklar kuruyorum sonra kendime hemen başrol’ü veriyorum. Bazen de diyorum ki, nasıl bilebilirim kimsenin hayatını değiştirmediğimi? Belki birilerinin uykusunu böldü benim fikrim, uzun mektuplar yazıldı ama benim elime varmadı… Belki bir kitaba, bir şiire, bir tabloya ilham oldum ben de. Ve belki de benim için de dünyayı ayağıma serecek insanlar geçti yanı başımdan, ben görmedim. 

Olamaz mı? Olabilir… Evet, böyle düşününce insan canı daha az acıyor… 

3 Ocak 2011 Pazartesi

Malta'da Türk olmak

Malta’da Türk olmak alışması zor bir duygu…
Bir Akdeniz adası düşünün, yıllarca farklı milletlerin boyunduruğu altında kalmış, bir yerden sonra kendini ispatlamış, her milletten, her dilden kendine bir şeyler katmış, küçücük, hem sevimli, hem sizden çok farklı, hem biraz sizin gibi ama bir o kadar da alışması zor, hepi topu üç yüz kilometrekarelik bir ülke…
Yıllarca insanları kültürlerle etiketlememek gerektiğini savundum. Bu büyük bir yalan! Bir insanı kabul etmek onun kültürünü kabul etmektir… Ah ne kadar güzel yeni kültürler tanıyayım, dost olayım, âşık olayım derseniz işte orda biraz durup düşünmek gerekiyor.
İlk olarak sizin onlarla bir geçmişiniz var, bu Osmanlıya dayanan bir çekişme ve Türk olduğunuzu öğrendiklerinde anlamsız bir zafer gülümsemesi gelip yüzlerinin en orta yerine yerleşiyor. Sonuçta sizi yendik diyorlar, ‘Bira Markası’ olarak Osmanlı’yı yendikleri tarihi seçiyorlar… Tartışma uzayıp gidince de neyse ne hadi eğlenelim diyip konuyu kapatıyorlar. Sanki eğlenmekten başka yapılan bir şey varmış gibi…
Burada işler yürümüyor, İstanbul’a döndüğümde asla bürokrasiye sinirlenmeyeceğim. Bir iş başvurusu için aylarca cevap beklemek çok olağan, kendini hatırlatan bir mail attığındaysa “Aaa haftaya bir gün gel işte” şeklinde bir cevap almansa kuvvetle muhtemel… Bu bir Akdeniz kültürüdür aslında, İtalya’ya da gitsen, İspanya’ya ya da Portekiz’e de gitsen farklı bir şey göreceğini sanmıyorum. Lakin Türkiye kötünün iyisi, bunu tecrübeyle sabitledim.
Yaşadığım en büyük zorluk duygusal anlamda oldu bunu itiraf etmeliyim… Gördüm ki bizim bir kalbimiz var, bizim özümüzde kötülük yok… Burada sahip olduğunu sandığın şeyler için iki kere düşünmelisin, sahip olduğunu sandığın özgürlük, sahip olduğu sandığın arkadaşlık ve sahip olduğunu sandığın sevgilin -eğer varsa-… Çünkü arkanı dönüğünde hiçbir şeyi bıraktığın yerde bulamıyorsun. Sen on metre uzaklaşmışsın ve sahip oldukların çoktan başkalarının olmuş bile, geç kalmışsın… Tuhaf olan bunu modernlik olarak açıklamaları ve kazara bir yorum yaptığında senin az gelişmiş Türk etiketiyle orada kalakalman hatta ve hatta donakalman…
Okulda tek Türk öğrenci benim. Sabahları ilk ders konuşma dersi, yani herkes kendi ülkesiyle ilgili günün konusu üzerine konuşuyor. Her nedense her konu başlığı istisnasız Türklerin misafirperverliği ve karşılıksız iyiliklerine çıkıyor. Bunu yemin ederim ben çekmiyorum oraya, sınıfta tartışma hep bu yöne kayıyor… Yemek sonrası on tane de çay içseniz sizden para almıyorlar diye gözleri bir karış açılmış halde anlatıyor Rus öğrenci mesela. Alman olan ise Türk’lerin itibarı her zaman ağırlama üzerinedir diyor ve ekliyor, bilirsiniz ki Almanya’da bir Türk evine gittiğinizde hayatınızın en güzel deneyimini yaşayacak ve size çok yakın da olmayan bu insanların sebepsiz sizi ne kadar sevdiğini göreceksiniz…
Ben bir Türk’üm. Hiç öyle fazla milliyetçi bir damarım yoktur, tarih kavgalarında lafa girmem ve yenilgilerden bahsedildiğinde boynumu bükmem. Ama özümde ben bir Türk’üm. Burada bir bayram sabahı tek başıma olmanın verdiği hüznü onlara açıklayamadım. Valizimin bir köşesine kahve fincanımı ve cezvemi koyduğum için zaman zaman şükrediyorum ama onlar bu kahveyi pek sevmiyor, olsun. Bu kahve birlikte içilir diyorum, fincanını alıp tek başına içmezsin, gülüyorlar…
Bazen öyle bir an geliyor ki bana tarifsiz huzur veren bir yazıdan, bir şiirden herhangi bir dize geliyor dilimin ucuna. Bazen gülüyorum, bazen ağlama eşiğine geliyorum. Ne oldu dediklerinde bak aklıma bu geldi diyemiyorum, başka dilde edebiyat lezzet vermiyor demekle yetiniyorum. Başka dilde okumak, başka dilde anlatmak, başka dilde âşık olmak biraz eksik kalıyor. Başka dilde kalbin kırılıyor zamanla… Tüm ömrünü harcayıp geldiğin yeri bırakmışsın gitmişsin, gecenin bir vakti en yakın arkadaşından bir telefon geliyor, Ezgi dön artık diyor, burada her şey eksik… Hayatımın arafta geçtiğini düşündükçe ben ne yapıyorum demekten kendimi alamıyorum. Buradayken bir yanım hep orda ama ordayken hep burada olmayı hayal edip yarım hissettim... Gittiğim her yerde bir özlem götürüyorum içimde, hep eksik kalan bir parça var, yeri dolmayan…
Annem bana büyümeye başladığımda edepten bahsederdi, biz kız büyüdükçe bir hanımefendi olmalı derdi. Ben o yıllarda büyük bir özenle dinlemezdim ama hayatımdan yaş aldıkça hep dikkat etmeye çalıştım yeterince ahlaklı mıyım diye… Bazen hatalarımda kendimi yargıladım. Ve komik olan hiçbir zaman ahlakımı yeterli görmedim, hep fazlası için kendimi törpülemeye çalıştım. Şimdi görüyorum ki, biz çekirdekten çok düzgün yetiştiriliyoruz. Bazı değerler okulda öğretilmez, bazı değerler kültürdür, yaşadığın ülkeden, çevrenden, ailenden alırsın ve bunun farkına bile varmazsın… Daha yeni yeni anlıyorum. Bir kültürün ne demek olduğunun, küçük gibi görünen bir kelimelik farklılığın ne büyük bir uçurum olduğunu gözlerimle görebiliyorum…  
Tuhaf olansa bunun için kimseyi yargılayamazsın. Senin için doğru olan herkes için doğru olmak zorunda değil. Senin bir kalbin olması, insanlara verdiğin değerin büyüklüğü kimseyi az sevmekle suçlamaya yetmez. Ahh bu ne denli göreceli bir kavram ve istemek sahip olmak için yetmiyor neden…