8 Eylül 2013 Pazar

Başka akıllar bize yük


Ancak yolunu kaybettiğinde karşına çıkan işaretleri okuyabiliyorsun. Kitapları, filmleri, diyalogları, insanları, şehirleri, sahilleri anlıyorsun, ya da başka bir gözle bakıyorsun diyelim.

Bundan bir sene önce garip bir hisle Roma’ya gittim. İlk kez gördüğüm şehirleri oldum olası sevmişimdir. Dünyayı tanımaya çalışan yeni doğanların yüzündeki tarifsiz şaşkınlık ve merakla yürür insan sokaklarda. Oysaki yollar birbirine benzer. Oysaki kokular, suretler, şehirlerin ezgileri birbirine benzer ve şehirler hakkında yazılanlar ve anlaşılamamak korkusu taşınan aşklar, birbirine benzer…

İnsan okumaktan korkar mı? Bazı kitaplar var ki bir sayfasını çevirmek bir yıl alıyor. ‘Tutunamayanlar’… Kitabı yeniden elime aldım bu akşamüstü çünkü yine bir işaret arıyorum beni bana hatırlatacak. İlk sayfasını çevirdim 05.08.2011 diye tarih atılmış, “Canım kardeşim, yazmayı hiç bırakma. Seni seviyorum” diye imzalanmış. Sahi son iki yılda ne yazdım diye düşünmeden edemiyorum. Son iki sene bu kitaba neden dokunamadım diye, düşünmeden edemiyorum. Öylesine bir sayfa açtım ve garip bir işaret gibi ‘Ne Yapmalı?’ başlığı gözüme takıldı. Ahh Oğuz Atay, sende mi uzun yollarda kayboldun? Üç başlık ardı ardına sonra... Kendini iyi tanımak, kendini eleştirmek ve dış etkenlerin uyutucu durgunluğuna kapılmamak… Hemen ardından çok iyi bilinmesi gereken filozof ve edebiyatçılar diye Kafka, Nietzsche, Kierkegaard ve Spengler’i anmış. Fark ettim ki böyle duyguların en yoğun hissedildiği anlar insanı Tanrı’ya yaklaştırıyor. Evim hemen yakınında büyük ve heybetli bir kiliseye bakıyor. Deniz kıyısında, dalgaların sesi kilisenin çanlarına karışıyor. Garip bir hisle ayaklarım kiliseye yöneldi, anlamadığım bir dilde bir saat süren ayini dinledim, tanıdık üç beş kişiye rastladım, anlam veremedikleri her halinden belli gözlerle bana baktılar. Sanki kilisede oturmak bana yasak, nihayetinde aynı tanrıya inanmıyor muyduk?

Anlaşılamamak büyük bir korku içimde... Etrafımdaki hiçbir insanın beklentilerini karşılayamıyorum neden. Çocukken ya da ilk gençlik döneminde beklentiler daha makuldü, yüksek sınav notları, iyi bir üniversiteye girmek, sonra diplomayı aileye teslim etmekle karşılanıyordu ama yaş aldıkça beklentileri karşılamak zorlaşıyor. Ofiste patronunu memnun etmek kaygısı, hemen evlenip aileni memnun etmek, hayatını O’na adayıp olmadığın birine dönüşmek ve sevgilini/kocanı memnun etmek kaygısı… Öyle bir an geliyor ki istediğin şehirde, ülkede yaşayamaz oluyorsun, saçını dilediğin renge boyayamıyorsun, evine dönüp mümkün olan en kısa zamanda (yeterince tanımadığın) birisi ile evlenip çocuk büyütmeye başlamazsan ‘öteki’ oluyorsun. Herkesin senin hayatın üzerinde beklentileri başka peki kendine sorduğun oluyor mu; ‘Sen ne istiyorsun?’.


Tam üç senedir Akdeniz’in epey güneyinde ufak bir adada yaşıyorum. Kendimi memnun edecek kadar ülke gezdim, geziyorum, sahip olmak istediğim her şey yok henüz hayatımda, canımı en çok yakan o yıllar boyu emek verdiğim kitaplığımın burada olmayışı ama farklı şeylerle mutluluğu ikame ediyorum. Hayatın anlamını unuttuğum zamanlar oldu, yanlış insanlarla, yanlış hayatlarla boşa geçen günlerim oldu ama yaşadığım hiçbir saniyeden pişman olmadım. Bu yaz hayattan yeni bir yaş aldım ve tekrar anladım ki hayat çok hızlı geçiyor. Kin tutmak için, kalp kırmak için, hayatı ertelemek için, görmek istediğin şehirleri sonraki yıllara bırakmak için vakit yok… Dünya nimetleri anlamsız geliyor böyle zamanlarda, as olana ulaşmak istiyorsun. Keşke yüzyıllar önce doğmuş olsaydım, keşke her şeyin daha anlamlı olduğu, hakikatin duygularda ve kelimelerde olduğu zamanlarda yaşasaydım. Karnımda büyük bir sancıyla uyuyorum, uyanıyorum günlerdir. Oğuz Atay okumak da elbette yardımcı olmuyor biraz olsun gülümsemeye ama gel gör ki her satırında söylediklerinin hakkı var, “Beni anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz. Yaşarken anlaşılmaya mecburum.” İnsan bu cümlenin üstüne yutkunamıyor… 

Fotoğraf: Melanie Schiff

16 Temmuz 2013 Salı

"Bir bardak su içsem şimdi, yaralarımdan dökülür"



Limon bahçelerinin arkasında bekliyorum seni dedi. Yolları yürüdüm, bekledim. 

Ahh aptal çocuk, kimse beklemekle gelmiyor… Güneşler doğdu, güneşler battı, uzun masallar okundu, bitti. Renkler birbirine karışıyor, kokular ve kitaplar üstünü örttüğün ne varsa misliyle tekrar içine döküyor. 

Desem ki, dünyanın en güzel şarkılarını söyleyeceğim sana, ne değişir? 
Elin elimin yanında dursun desem, o yemyeşil göllerde birlikte yüzelim, hikâyelere bıkmadan adını yazacağım desem?

“Bir bardak su içsem şimdi, yaralarımdan dökülür.” diyor ya Cemal Süreya, elim gitmiyor zaten. Elim o yanda ne varsa hiçbir şeye gitmiyor. Yüzün yaz şekerlemelerinde gördüğüm rüyalardan öteye gitmiyor. Masalımın güzel kahramanı, adı adımın yanına en fazla yakışan insan, ellerim çok soğuk, bana bu sessiz yaz gecesini neden bıraktın?

...


"Dayandığımız şeylerin hangisi buna değerdi?" 
Cahit Zarifoğlu

3 Aralık 2012 Pazartesi

ilk kisa videom / Platinum Love Magazine

Platinum Institute 2013 from James Vernon on Vimeo.

A film by James Vernon, Styled by Alison Clare Coates

2 Aralık 2012 Pazar

mektuplar...


"Dear David,

We haven’t had any communication in a while, and it’s given me time I needed to think.

Remember when you said we should live with each other and be unhappy so we could be happy? Consider it a testimony to how much I love you that I spent so long pouring myself into that offer, trying to make it work.

But my friend took me to the most amazing place the other day, it’s called the Augusteum. Octavian Augustus built it to house his remains. When the barbarians came, they trashed it along with everything else. The great Augustus, Rome’s first true great Emperor, how could he have imagined that Rome, the whole world as far as he was concerned, would one day be in ruins?

It’s one of the quietest and loneliest places in Rome. The city has grown up, around it over centuries, feels like a precious womb, like a heartache you won’t let go of…as it hurts too good. We all want things to stay the same, David. Settle for living in misery because we’re afraid of change, of things crumbling to ruins.

Then I looked around this place, at the chaos it’s endured, the way it’s been adapted, burnt, pillaged then found a way to build itself back up again and I was reassured. Maybe my life hasn’t been so chaotic, it’s just the world that is and the only real trap is getting attached to any of it.

Ruin is a gift. Ruin is the road to transformation.

Even in this eternal city, the Augusteum showed me that we must always be prepared for endless waves of transformation.

Both of us deserve better than staying together because we’re afraid we’ll be destroyed if we don’t."
Elizabeth Gilbert (Julia Roberts), Eat, Pray, Love

29 Ekim 2012 Pazartesi

üzülme güzel kadın, hayatımıza bahar geldi...

‘Sevgilim’ dedi, “göğsümdeki en güzel oda senin…”
İnsan başlangıçlardan korkar mı? Ben korkarım. Ayrılıklardan korktuğum içindi sevmelerden uzak duruşlarım. Sonra sabah, vakti gelen ezan gibi hayatta yeni başlangıçlar gelir dayanır kapına. En güçsüz, en beklenmedik, en olmayacak vakitte bulur seni. Tutar kolundan, çocukken kuma gömüp kaybettiğin yeni ayakkabılarını bulduğun günün mutluluğuna götürür. İşte o mutluluklar gerçektir boyun bir metreye varana kadar. Sokaklarda yankılanan kahkahaların yapmacık değildir. Dizlerinin yara bere içinde olduğu hatıra fotoğraflarındaki gibi gözlerin kocaman, biraz telaşlı bakar.
Şarkıların anlam kazandığı bir nokta vardır. Okuduğun kitapların altını çizerken seçici olduğun, ona kurmaya layık bulacak bir cümle için geceyi gündüz ettiğin bir nokta…
‘Beklemek’ ne zor bir kelime… Gözünü az önce açan bir yeni doğanın şefkat beklemesi gibi bir beklemekten bahsediyorum. Kelimelere yeni baştan anlam verir bu duygu. Sadakat gelir göğsünün tam orta yerine yerleşir. “Oruçtaki su gibi bekliyorum seni der sana, susarak, canım yanarak…“
Yılların derin uykusundan uyanan bir prenses edasıyla uyanmak gibi her sabaha bu hisle uyanmak… Gördüğüm tüm şehirleri, ayak bastığım ülkeleri, yediğim yemekleri, bu zamana kadar dinlediğim tüm şarkıları O’na anlatmak ister gibi, sanki hep eksik olan bir parçayı bulup biraz korkuyla yerine özenle yerleştirir gibi… Uzun mektuplar da yazsam hiçbir kelime yakışmıyor adının yanına. Anlat desen anlatamam. Sana bakar uzun uzun susarım. Aramıza ne gereksiz kelimeler girsin isterim, ne denizler, şehirler girsin bu vakitten sonra… Bu vakti uzun yıllar bekledim ben sevgili… Sabırla, sebatla, canım acıyarak bekledim… Ama yüzüne bakınca yollar azalıyor, güneş yeniden doğuyor, içimdeki karlar eriyor yüzüne bakınca… Saçlarıma dokunup hoşça kal dedin veda ederken, gözlerin bana neler dedi bunu bilmeden döküldü dilinden o sessiz kelimeler… Varlığın, artık her şey geçti diyordu.
Sen bana hoşça kal dedin veda ederken, gözlerinse ‘üzülme’ dedi, “üzülme güzel kadın, hayatımıza bahar geldi...”

10 Temmuz 2012 Salı

Notlar VI - Roma


Tam bir sene öncesine ait bir sabaha uyanmak gibiydi… Hayatımın en tarif edilemeyecek yazını geçirdim diye anlatıp durmuştum oysaki tüm sene. Şimdi nefesimi tutmuş hayatımın en tarif edilemez ikinci yazına giriyorum. Geçen yıl, tam da bugünlerde, gözlerimi açtığım her sabah güneşin bir kez daha doğuşuna dayanır mıyım diye içimden geçiriyordum. Tam altı sabaha tekabül ediyordu kendimi bu ülkeden İspanya’nın güney şehirlerine bırakıp Tanrı’dan dinginliği dileyişim. Şimdi tam bir sene sonra bu küçük adada geçirdiğim altı tarifsiz sabahın ardından kendimi Roma’nın ruhuna bırakıp Tanrı’dan ikinci kez dinginlik dileyeceğim… Bu sabahların gerçekten bir anlamı olmalı…

Küçük otel odalarını oldum olası sevmişimdir. Eğer radyoyu açtığımda çalan şarkılar da İspanyolca olsaydı, Seville’de geçirdiğim ilk geceden ayıramazdım gördüğüm manzarayı. Küçük bir balkonu var odamın. Valizimi yatağa bırakıp müzik açtım, Barberini Meydanına bakan balkonumdan sokağı seyredip kendime bir dua gibi geceler, sabahlar boyu tekrarladığım tek kelimeyi yineledim, bilmem kaçıncı kez. “Geçecek…”

Gözümü bilinmedik sabahlara açmak garip bir hisle uyanmama sebep olur. Bilmediğim bir otel odası, bilmediğim bir şehir, bilmediğim bir ülke… Otel odaları insanı yalnızlaştırır, kimsesiz hissettirir nedense. Ya da bu his beni terk etmediğinden her duruma uyarlıyor da olabilirim. Ama yok, hayır. Hayatımın en mutlu dönemlerinde dahi hiçbir sabah bir otel odasında gülümseyerek uyanmadım.

Yollar yürüdük… Sokaklar tek bir yola çıkıyordu. Kafamı kaldırınca tüm heybetiyle Kolezyum esas adıyla Colosseo karşımda öylece duruyordu. Hayatta bazı anlar vardır, olduğun yer ile tasavvur ettiğin yer ya da şey farklıdır. Attığım her adım beni tarihe taşıyordu. Bazen olur ya duvarlara dokunursun, yüzyıllar önce bu duvarlara kimlerin dokunduğunu hayal edersin plansızca. Ne büyük aşklara, yasaklara, cinayetlere, imparatorluklara tanıklık etmiştir bastığın yerler. Tarih orada elimin altında duruyordu. Onu kokladım, hissettim içimde, gözlerimi kapatıp yaşanan sahneleri izledim zihnimde. Asırlar boyu savaşlar, yıkımlar, yangınlar, depremler görmüştü bu şehrin her köşesi. Aldıkları bunca hasardan sonra bu mükemmelliğe erişmişlerdi… Soluduğum her nefeste içime döndüm, kendi parçalarımı aradım. Kitapta diyordu ya "Ruin is a gift. Ruin is the road to transformation." Bu his kendi içime açılan bir kapıydı adeta. O an hayatı, insanları, eksiklikleri, yaşanmamışlıkları suçlamayı bırakıp tekrar ve daha derinden nefes almaya başladığım andı. Hayatta şükretmekten kimse kaybetmiyordu bunu yeniden hatırladığım andı. Gülümsedim. 

Roma’nın insan ruhuna iyi geldiğini kitaplardan, filmlerden bilirdim ama şimdi kendim görüyorum ki bu şehir daha ilk akşamdan yaralarıma iyi geliyor. Uzun bir sabahın ardından uzun bir öğle sonrası dilime damağıma değen tüm tatlar İtalyan mutfağına olan düşkünlüğümü perçinliyor. Bu şehre ilk gelişim, büyülenmemek elde değil diyorum arkadaşıma. Bana cevabını bulamadığım sorular soruyor. Evimde olsam kendimi kitaplarıma kapatır tek kelime konuşmazdım. Şimdiyse konuşuyorum uzun uzun, anlatıyorum arayıp da bulamadıklarımı. Gülüyor bana belli etmeden, konuşmadan anlaşmamız bu kadar normal mi diyor, bilmiyorum… Artık hiçbir şey bilmiyorum. Goethe diyor ya; “Güneş, ay ve yıldızlar artık diledikleri gibi dolaşabilirler. Çünkü ben artık ne zaman gündüz ne zaman gecedir bilmiyorum. Gözüm artık hiçbir şey görmüyor…”

Fontana de Trevi’de gözlerimi kapatıp tüm bozuk paralarımı bıraktım suya, elimden gelse kendimi de bırakırdım. Oradan yürüyerek Spagna (İspanyol merdivenleri)ne geçtik. 1725 yılından kalma Cennet’ten bir parçaydı adeta. Hayatımın “bitmesin” dediğim sayılı anlarından biriydi o akşamüstü… Öyle ya, yinede her şey bitiyor ne yazık…

Vatikan’dayız. Vakit öğleni vurmak üzere… Bir gece ve bir sabah daha bitti. Sesim bedenimden ayrılmıyor. Sesim tüm seslerle birlikte boğazımda düğümleniyor. Dünyanın dört bir yanından insanlar toplandığımız meydanda vaazı dinliyor. Dünyanın en sıcak Pazar’ı olsa gerek kilise sırasında beklediğimiz bu öğle vakti… Kiliseye adım atmamla büyük bir sancı sarıyor tüm bedenimi… Dizlerimin üzerine çöküp saatler boyu ağlıyorum. Başım önümde soruyor bana “arayıp da bulamadığın ne?” aklıma tek kelime gelmiyor. Bilmiyorum diyorum. Saçlarımı elleriyle sevip “Bak!” diyor, “Eğer açmak istediğin kapının hangisi olduğunu bilmiyorsan bulmayı umduğun anahtar kapılarını açmayacak” Lütfen diyor, lütfen Ezgi, cevaplardan önce soruları aramalısın… Orda anlıyorum ki önce onu, sonra kendimi affetmeliyim. Aksi halde yollarım hep çıkmaz olacak. Kör sokaklarda dönüp duracağım, ışıklar yollarıma dökülmeyecek…

“Güzel geleceği bekleyerek görkemli gençliklerimizi eskitiyorduk, hiçbir zaman yeterince tükenmez görünmüyordu oraya götüren yol” diyordu Gide. Kabuğunun kalkmasından korktuğum tüm yaralarımı bir bir yokladım ellerimle. Sanki gün daha yeni ağarıyordu bedenimde. Huzur yanı başımdaydı ve ben bunu görmezden geliyordum. Huzur, Tanrı’nın adıyla çağırıyordu adımı. 

27 Haziran 2012 Çarşamba

25 Haziran 2012 Pazartesi

Genç Werther'in Acıları

Sabahleyin güneşin doğuşunu seyretmeyi akşamdan aklıma koyarım. Sabah olur, bir türlü yataktan kalkamam. Geceleyin ay ışığını seyretmeye gündüzden niyetlenirim, gece olunca odamdan çıkamam. Niçin kalktığımı, niçin yattığımı bilmiyorum.

Artık güneş, ay ve yıldızlar istedikleri gibi dolaşabilirler. Çünkü ben artık ne zaman gündüz ne zaman gecedir bilemiyorum, gözüm artık hiçbir şey görmüyor...

Goethe

14 Haziran 2012 Perşembe

11 Haziran 2012 Pazartesi

adın...


“yorgunum… hiçbir şey bilmiyorum, tek istediğim,
yüzümü kucağına koymak,
başımın üzerinde dolaşan elini hissetmek
ve sonsuza dek öyle kalmak” K.

Yeni sabaha uyanmak gibiydi yüzün veda ederken. Vedalardan, ‘hoşça kal’lardan, tren istasyonlarından, havaalanlarından neden haz etmediğimi hatırlatır, insanın saklanmak için uykulara sığınmasını kelimeler olmadan anlatır gibiydi… Yüzün, gün ışığından neden korktuğumu yineledi bana, yüzün bir insanın taşıyabileceği en cüretkâr renkti…  

Korkma. Korktukça yollar azalmıyor. Korktukça insanlar kavuşmuyor birbirine. Sanki asırlardan geri sayıyorum seni. En sakin, en manidar, en kimsesiz sesimle adını çağırıyorum. Adın tüm anlamlarından sıyrılıyor sonra… Ah adın… Adın bir duaya yaraşacak kadar temiz, piyanodan dökülen en bulunmaz ezgi, dolunayın geceye kattığı ışık kadar berrak adın… 

Bir de yüzümü kucağına koysam...
-photo: sabina tabakovic-

17 Nisan 2012 Salı

adı yok 60 / birlikte on beş sene, altmış mevsim!

   

Mevsimler kaldı geride. Aylar, yıllar kaldı... Kurduğun her düşe tam on beş sene, tam altmış mevsim şahit oldum. Daha sayısız mevsim sana ilham, yanağında bir buse olmaya, adı konmamış rüyalara ad olmaya geleceğim. Olur da içinde dünyayı değiştirme hissiyle uyanırsan yalnız kalmayasın diye.

Vakit, avazın çıktığınca şarkılar söyleme vakti. Bir kuşa gülümsemek için, sebepsiz bir iyilik yapmak için, kimsenin ihtimal vermediği hayallerini gerçekleştirmek için yarını bekleme!

Yeni başlangıçlar için bir ilkbahar sabahından daha güzel ne olabilir? 

18 Mart 2012 Pazar

“love each other, forgive each other”

Dünya nüfusunun %95’inin mutsuzluk ve hayal kırıklığı üzerine kurulu olması değişmeyecek bir gerçek. Öyle katı bir düzen içindeyiz ki, gazeteler her gün milyonlarca insanın öldüğünü yazıyor, dergiler ne kadar şişman olduğunu hissettiriyor, cemiyetler içindeki kıskançlık güdüsünü canlandırıyor sahip oldukları kıyafetler, arabalar, muhteşem evler ve güzel kadınlarla… Filmler kusursuz ilişkileri konu ediyor ve görüyorsun eşler ne kadar muhteşem olabilir. Duygusal, romantik, fedakâr… Sonra kendi hayatına bakıyorsun, diyorsun ki kendine, aman allahım dünya korkunç, şişmanım, parasızım ve erkek arkadaşım duygusuz bir mağara adamı.  
Buraya kadar her şey doğru ya sonrası? Hayal kırıklıkları, depresyonlar, ben iyi bir hayat hak etmiyor muyum’lu soru cümleleri… Bu noktada özgüven bir çözüm ama tek başına yeterli değil. Kaçırdığın küçük bir detay var, uzun uzun düşünmediğin üstünde aslına bakarsan. Kişisel gelişim kitaplarının klişelerinden bağımsız ama bir noktada aynı, hayatın güzelliğini görebilme yetisi. Bunun eminim teknik bir adı da vardır. Hatta felsefik bir kavram bile vardır. Çok basitçe açıklamak gerekirse, gözünü açmak ya da etrafında yatan güzelliği ve mutluluğu görmek için kendine bir şans vermek. Anlaşılamayan gerçek şu; mutluluk bir seçenektir, kader değil. Başkalarının sahip olduğu şey her zaman sana daha güzel görünür ya da komşunun bahçesi her zaman daha yeşil…  
Dünya, rüyalarını önüne sermeyecek çünkü hep yeterince iyi olmadığını düşündürecek sana. Sen hayallerini hak etmediğini hissederek onlardan vazgeçeceksin. Yeterince güzel olmadığın için, yeterince akıllı ve zengin olmadığın için savaşmayacaksın. Güzelliğin ne kadar basit olduğunu anlayacağın güne kadar sessiz kalacaksın. Boynun bükük, suskun…
Popüler kültürün boyunduruğu altında kalan insanlar için üzülüyorum. Eğer iyi haberler duymak istersen onları bulmak, çıkarmak senin elinde. Eğer yeterince zayıf olmadığını düşünüyorsan çikolatayı ve onca yemeği bırakıp şehirde yürüyüşe çıkmak da senin elinde, eğer mutlu bir ilişki istiyorsan her şeye şikâyet etmeyi bırakıp iyi şeylere odaklan, anlayışlı ve bağışlayıcı ol ama iflah olmaz bir kaosta olduğunu düşünüyorsan bırak savaşmayı ve hayatına yalnız devam et. Dünyada en güzel şeyler parayla elde edilmiyor, etrafına baksana onca paraya hâkim insanlar mutsuz, kıymet bilmez olduğunu göreceksin. Tüm kutsal kitapların, tüm felsefi akımların, tüm kişisel gelişim kitaplarının aynı cümle ile bağdaşması ilginç değil mi? “love each other and forgive each other” birbirinizi sevin ve birbirinizi bağışlayın.
Güney Kore’de bir çeşit ses yarışmasına katılan bir genç çocuğun hikâyesi var aşağıdaki videoda. Ama ne desem anlam eksiltir. Hikâye burada… Söyleyecek sözüm yok, zaten hala ağlıyorum.


Bir ufak notum daha var, okuduğum en manalı kitaplardan biriyle ilgili. Kafka’nın Milena’ya yazdığı mektuplarla ilgili. 1920’li yıllarda yaşanan bu aşk hikâyesinde öyle büyük fakirlik var ki, yaşanan savaşlar, yoksulluk ve açlık var ki, Kafka biricik aşkına çok büyük fedakârlıklarla birkaç kitap ve bir kazak gönderiyor, Milena hayretler içinde kalıyor. Çünkü sadece iki tane elbisesi var. Bu büyük jestin altında eziliyor genç kadın. Uzun mektuplarla teşekkürler ediyor… En son hangi hediyeye bu kadar değer vermiştim yemin ederim hatırlamıyorum. 

23 Ocak 2012 Pazartesi

Hayatın nereye gideceğini bilmemek çok huzurlu değil mi?


Tesadüflerin gücüne inanırım, kelimelerin gücüne inandığım gibi. Filmlerden etkilenmek gibi, kitaplardan, insanlardan, şehirlerden, ilkyazdan, yollardan etkilenmek gibi bir huyum vardır. Bazen öyle bir an olur ki hayatta, belki dünyayı değil ama senin dünyanı değiştirir. 


Sana yazmadığım zamanlarda kelimelerle arama yıllar giriyor.  İnce bir yolun sonunda yalnız kalıyorum. Her şeye alışılırdı, kelimelerden uzak kalmaya, ait olduğum şehirden ayrı olmaya, ege sahillerinde geceyi sabah edememeye bile alışılırdı, bilseydim ki gözümü kapattığımda seninle aynı rüyayı göreceğim. Bilseydim ki göl evinin önündeki iskelede boylu boyunca uzanıp sesinden en güzel bölümleri dinleyeceğim, en sevdiğim kitaplardan…

Hayatın nereye gideceğini bilmemek çok huzurlu değil mi? Hangi yola döneceğini, hangi okula gideceğini bilmemekten, hangi insana senden bir şey vereceğini bilmemekten bahsetmiyorum. Ama ben mesela can sıkıntısından o öğrenci derneğine girmeseydim, eğer Malta toplantısına gitmeseydim, okuldan toplantı için bana burs çıkmasaydı, uçağımı kaçırsaydım, gelmeden birkaç gün önce yaşadığım ruh haline yenilip kararımı değiştirmeseydim hayatım nasıl olurdu? Hangi ülkede olurdum, hangi insanları tanırdım? Bunu bilmiyorum. Bir şey bilmemek ne derece huzurlu olur diye sorsalar, pek düşünmezdim bile. Ne saçma soru derdim. Meğer gün gibi aydınlıkmış… 
- photo: sabina tabakovic-

22 Ocak 2012 Pazar

adı yok 59'Kış


Hayata bir es verip durmanın zamanı şimdi, biraz soluklanmanın… 
Seni sana çağırıyor bir dergi… 
Sayfaları çevirdikçe daya kulağını kalbine.
 İnsan kokulu hikâyelerin sesi karışsın sesine. 
Çocukluğun, yeniden çakıl taşları atsın pencerene. 
Aksini göreceğin, sudan bir aynaya dönüşsün kalbin. 
Kuşlar konsun omuzlarına. 
Özlediğin güneşin sarısı fener olup aydınlatsın yolunu. 
Seni sana çağırıyor bir dergi…
Şimdi çok gerilerde bıraktığını sandığın geçmişinin sokaklarında gezin. 
Sohbet et kendinle, hayatı bir tüy gibi avucuna alıp üfle…
*
www.adiyok.com
www.facebook.com/adiyokdergisi

19 Ocak 2012 Perşembe

yol


Bazı sabahlar vardır, içinizde dünyayı değiştirme hissiyle uyanırsınız. Ben böyle birkaç sabaha uyandım. Dünyayı değiştirdiğim olmadı hiç ama hayatımı siyahken beyaza, beyazken maviye çevirdiğim çok oldu bu sabahların ilhamıyla. Bir sabah âşık uyandım, bir sabah cebimde diplomam ve rüyalarımla başka bir ülkeye taşındım, bir sabah işimi bıraktım, bir sabah hukuk okumuş olmama aldırmadan avukatlık yapamayacağımı anladım.

İnsan hayatı sade, latif, kırılgan, naif… Anılara tutunup, geçmişe dair uzun cümleler kuruyoruz. Oysa sessizliğin nimeti ile tanıştığımız gün kendimize bir kapı açacağız, korkmak neden? Yol ayrımları sancılıdır. Yol ayrımları seni sen kılar ve insanoğlunun yaradılışındandır ki her daim arkada kalan seçenek bir parça uykundan çalar. Bunu söylüyorum, çünkü kendimi önümdeki zorluğun aslında ne kadar kolay olduğuna inandırmak istiyorum. 
Hepi topu maviden kırmızıya dönecek bir sabahtan bahsediyorum. 
Hepsi bu. 
*artwork: taikkun yang li

1 Ocak 2012 Pazar

artık sahip olduğumuz hayata şükretmek için üçüncü sayfa haberlerini okumamız gerekir oldu…


     Herkes için uzun bir geceydi öyle ya. Aylar öncesinden planlanan gece eğlenceleri, yemekler, davetler, ev partileri… Oldum olası çok büyütülen gecelere antipatim vardır. Yılbaşı gecesi, sevgililer günü vs… Hele sevgililer günü kadar saçma bir şey yok herhalde. 
     Neyse. Bahane o ya, arkadaşlarımı evime davet ettim, güzel bir akşam yemeği yedik. Evimde arkadaşlarımı ağırlamaktan keyif alıyordum en nihayetinde. Yani bizim için de uzun bir geceydi. 
     Yok hayır konu bu değil. Sabah uyandım. Gazeteleri okurken gördüm o haberi. Otuzlu yaşlarına bile varmamış, benim yakın arkadaş bile olmadığım sadece belki bir iki kez karşılaştığım arkadaşım öldürülmüştü sabahın erken saatlerinde. Üç aylık ikiz bebekleri onu hatırlamayacaktı bile. Bu cinayet benim her gün en az 3 kez geçtiğim yolda işlenmişti. Literatürde Avrupa'nın en güvenli ülkesi diye tabir edilen bu adada... Uzun süre kendime gelemedim. Sokağa çıktım, yürüdüm. Eve girdim, sağa sola bakındım. Bilgisayarımı açıp arkadaşlarımla konuşmaya başladım, amaç ‘kafam dağılsın’dı. Sonra günün ikinci ağır haberini alacaktım. Yine sabaha karşı bir arkadaşım trafik kazası geçirmiş ve koma halinde uyutuluyordu. Kendime gelememiştim ki tekrar alt üst olayım. Sesim kesildi. Yeni yıl herkes için güzel başlamamıştı öyle ya. 
     Bunları yazmamın sebebi günümü özetlemek değil, bunları yazmamın sebebi hayatımızın geldiği bu nokta... Kendime bir bakıyorum da hayatımdan şikâyet etmek ne büyük yüzsüzlük. Hayatta en büyük üzüntüm, problemim ne mesela? Önemsiz ayrıntılara takılmak ne büyük hayat kaybı... Hayatımız öyle bir noktaya geldi ki, artık sahip olduğumuz onca güzelliğe, nimete, sağlığa, hayata şükretmek için üçüncü sayfa haberlerini okumamız gerekir oldu… Yeni gelen yıldan dileğin ne sorusuna verilecek tek cevap bu olsa gerek, şükretmek…

22 Aralık 2011 Perşembe

isveç, kuzey kutbundan hallice..


Bu aralar canım sıkkın değişik bir şeyler yapsam, ne yapsam sorusuna cevap: hadi Aralık’ta İsveç’e gideyim. Hava alanına az önce indim. İlk izlenim: Burada kızlar efsane!!! Evet, ikinci izlenim: Bu alfabeyle bu iş çok zor... Sempatik olsun diye üç beş cümle öğreneyim gelmeden dedim, kısa yoldan kafamdaki bu fikri kaldırıp attım. Hava alanı da şehre iki saat uzaklıkta olmasa belki daha güzel bir başlangıç yapabilirdim. Neyse, öğle arasında aldığım kulaklık ve eldiven doğru bir yatırımmış en azından içimde pişmanlık yok. O değil daha kar da yağmamış, son iki kış’ımı Malta’da geçirdiğimi göz önüne alınca ufo gören masum köylü ruh haline hazırlamıştım kendimi, elde var sıfır.  


Perşembe
Yüzüm dondu. Aman daha kış gelmedi, kar bile yok diyen İsveçli arkadaşlarımı tek tek yanaklarından öpüp ayrı ayrı sarılmak istiyorum. ‘Zaten yorgunum, iyice uykumu alayım da öğleden sonra şehri gezerim’ planlarım tam hayat ettiğim gibi olmadı. Yani hava 3 de kararmasa iyiydi. Burada insanlar günışığından bihaber. Abartmayın mesela. 
Neyse. Döviz bürosuna gidip 100 Euro karşılığında 828 sek alınca ne çok param oldu tadında yaşadığım sevinç az sonra kahve & sandviç ikilisine 150 sek vermemle sona erdi, çok bile sevinmişim 15dk neyime yetmedi. Evet, izlenimlere geri dönecek olursak 3 numara: BU ÜLKE ÇOK PAHALI!  


Cuma 
Bugünkü havanın yanında dün Hawaii’ye gitmiş gibiyim. Burası çok şirin, küçük bir şehir… Kaldığım yer Uppsala’nın Taksim’i gibi bir yer. Sağa sola bakınca mağazalar, restoranlar dolup taşıyor. Her an hareketli, Christmas zamanı diye lunaparka çevirmişler her yeri. İnsanın alışveriş yapacağı yoksa da şeytan dürtüp zorla bir şeyler aldırıyor. Ayıp olmasın diye bir şeyler aldım. Burada sabah var sonra direk akşam var, ne garip memleket yahu. Ben burada yaşayamazdım. Hoş, insanlar beklediğim kadar duyguları ameliyatla alınmış tarzında değiller. Ama ne sıcak bir kültür diye abartmaya da lüzum yok. Ama ben de kutupta doğsam, benimde arkadaşlarım penguen olsa ben de biraz soğuk karakterli olurdum sanıyorum. Suçu biraz da kendimizde arayalım. Ne soğuk millet deyip direk çöpe atmak hoş değil. 


Cumartesi 
Gerçekten kar mı yağıyor diye camdan dışarı üç kere baktım. Evet, kesinlikle kar yağıyor. Derin bir oh çekip hemen üç beş de fotoğraf çektim. Kalbim kırılırdı eğer kar görmeden gitseydim. 
Bu şehrin en güzel özelliği soğuk olması... Bu açıklanması garip bir özgüven veriyor insana. Soğuk insanı kendine getirir. Gerçekleri hissettirir. Zayıflıklarını tanır, zayıflığınla yüzleşirsin. 
Çok güzel bir restorana gittik, her zamanki gibi ülkemizi temsilen sadece ben vardım. Biri Amerikan gerisi İsveçli sekiz kişilik bir gruptuk. Dünyanın en lezzetli yemeklerini yemiş olabilirim, başlangıç olarak deniz ürünleri yediğime de hala inanamıyorum. Hayat değişiyor. Ben ki tadını bilmem, gram da haz etmem deniz ürünlerinden. Ama içimden bir ses bunca yıl haksızlık etmişim onlara diyor ya hadi bakalım. Sonrasında abarta abarta bitiremedikleri gece kulüplerinden birine gittik. Ben İstanbul’dan sonra hiçbir konsepti beğenemez oldum. Bizim Kuruçeşme mekânlarımızın yanına yaklaşır tek bir yer görmedim bunca şehirde, ülkede. Onlar bilmediğinden ellerindekini dünyanın sekizinci harikası sanıyorlar, söyleyip kalplerini kırmak istemedim. Oo gerçekten çok güzel burası deyip içimden hadi oradan be dedim. Ama kötü değil tabi, sadece normal. 
Çok korkuyorum bu gece nedense. Evimde olsam diye iç geçirdiğimde kalbimden hangi şehir geçiyor bilmiyorum. Biri lütfen beni bu karanlıktan alsın. Bu şehirde yaşıyor olsam, ölürdüm yalnızlıktan, ölürdüm sessizlikten. Şimdi ne desem anlam eksiltir. Soğuk güzel, insanı sakinleştiriyor hatta biraz da yavaşlatıyor ama yaşamak için seçeceğim şehir burası olmazdı. 


Pazar
Uyanıp hızlı hızlı hazırlandım. Stockholm’e gideceğim treni son anda yakaladım. Tren yolculuğu kadar sevdiğim bir şey yok galiba, bunu sık sık söylüyorum ama yinelemekte fayda var. Kar yağışını izleyerek vardım merkeze. 
Hızlandırılmış İsveç seyahatimin sonunda içimde büyük bir huzur vardı uçağa bindiğimde. Dönüşleri her zaman sevmişimdir. Başka şeylerde olmaya bir huzur verir insana. Bu sıcacık adaya, bıraktığım hayata dönmek içimde yeniden doğan güneş gibiydi. Günışığına hasret kalmışım resmen. Geldiğim gibi ‘hello sunshine’ şarkısını açıp dinlemeye koyuldum. Anlamlı şarkıymış vesselam. 

13 Aralık 2011 Salı

ara sıra gülmek seni rahatsız mı ediyor?

     Fransız filmlerine sebebini bilmediğim bir ön yargıyla bakardım neden. Yavaşlıktan öyle dem vuruluyordu ki izlemeden emindim ne kadar iç bayacağından. Öyle ya biz Hollywood kültüründen geliyorduk. Çocukken izlediğimiz çizgi filmlerden ilk gençlik yıllarında seçtiğimiz aşk filmlerine kadar her şey bir kültürün düzenli parçalarıydı.
     Zamana güvenmem, ‘zamana bırakmak’ tamlamasından hiç haz etmem, hele ‘zaman her şeyin ilacıdır’ cümlesini balkondan atasım gelir. Zamanla hiçbir şey düzelmez. Zamanla hayat daha karmaşık bir hal alır. Zamanla hayatlara insanlar dâhil olur, her gelen bencilce sana kendinden bir iz bırakır. İzler hayatı karmaşık kılar. 
     Fransız filmlerine böyle sert bir giriş yapmak ne denli akıllıca bir fikirdi bilmiyorum. ‘La fille sur le pont’ dan bahsediyorum. Vanessa Paradis’in Adéle rolüyle filmin girişinde yaptığı konuşma yüzünden filmi üç kez durdurup notlar almak zorunda kaldım. İçinde olduğu ruh hali benim limitteki hayat bağlılığımı da aldı götürdü. Gariptir sanki bunca yıldır aradığım da bu filmle bulduğum bir şey varmış gibiydi. “Bazı insanlar mutlu olmak için doğar” diyordu filmin ilerleyen sahnelerinde Adéle. Ne yazık, ben onlardan biri değilim diye tamamladım cümleyi içimden. 
     - Şansım hiç yaver gitmedi, yapmaya çalıştığım her şey ters gidiyor, dokunduğum her şey bozuluyor.
     - Bunu nasıl izah edebilirsin?
     - Şanssızlık izah edilemez, müzik kulağı olmak gibidir. Vardır ya da yoktur.
     Sahi ne yazık, düşünsene bir insan hayattan ne bekler? Neye sahip olduğunda hayıflanmayı bırakıp şükretmeye başlarsın? En ufak bir ışık yok yakınımda. Göğsümü kabartmayı bırak kendimden kurtulup kendimden uzaklara koşsam dünyanın en mutlu insanı olurdum. Biri beni önemsediğinde, biri bana bağlandığını söylediğinde ellerimi koyacak yer bulamıyorum. Konuşmayı orada bırakıp ıssız sokaklara gitmek istiyorum. “Geçmişin sularını yeniden tutmaya çalışma” diyor ya Gide, “Geçmişi gelecekte bulmaya çalışma sakın” diyor ya… Kapanan bir kapının ardından öyle çok bakarsın ki, zamanla kapının şekli, rengi, kişiliği değişir. Aynı kapıya haksız anlamlar yükler, beklentilerle değerini eksiltirsin. İnsanlara anlam yüklemek cesaret isteyen bir iştir. Anılar biriktirmek, birlikte güzel filmler izlemek, şehirler gezmek... Aklında bir parça iz kalır, yıkamakla çıkmayan izler gibi kaderine terk etmeyi zorunlu kılar. Birisinin, herhangi birisinin, hayatında hiç görmediğin ya da yeterince yaşanmışlıkla pekişmediğin birisinin bile sana çocukluğunu anlatması, sana verdiği değerlerden bahsetmesi vakitsiz gelen bir haber gibi tehlike taşır özünde. 
     Söz vermek cesaret isteyen bir iştir. Tecrübe, ilgi, bilgi ister. İlkyazın sıcaklığını saklar kafesinde. İnsanı insana yaklaştırır. İnsanı insandan soğutur. İnsanı insana vurdurur. Sözler acıtır, hayata yersiz beklentiler dâhil eder. Birisi bana kazara söz verdiğinde ellerim titriyor, kısa yoldan ondan kurtulmak istiyorum. 
     Zaman yok. Zaman sanki sudan bir heykel… Sanki sessiz bir sonbahar… Dipsiz bir rüzgâr… Doğrusu olmayan bir önerme. Kendi içinde bir handikap… 
     Ağız dolusu bir kahkaha ile güldüm filmin en ağlamam gereken sahnesinde. Öylesine detaylara gizlenmişti ki sır, saatler boyunca akan suyu gösterip, ekmeğe yağ sürüşünü izlemek beni başka bir hayatta sonsuz bir uykuya yatırmış gibiydi. Böyle derin bir uykuya asırlardır muhtaçtım sanki. Kadının yalınayak yürüyüşünü uzun uzun izledim, aradığını bulamayışını derin bir yaşanmamışlık ağrısıyla resmettim zihnimde. Kelimeler eksik, kelimeler yersiz, kelimeler sessizdi. 
     Kadın sesini alçaltıp sordu ya adama “ara sıra gülmek seni rahatsız mı ediyor?” diye, onun sükûneti benim sesimle bir oldu sanki. Yerli yersiz öyle çok, öyle uzun gülüyorum ki son zamanlarda, bu kadar güldüğüm için kendimden bir o kadar soğuyorum. Bu bir kördüğüm...  
     Hâsılı, uzun zamandır izlediğim en iyi filmlerden biriydi bu. Çaresizce Fransızca öğrenme isteği doğuran, her sahnesi bir fotoğraf olan, görsellik kavramını baştan yaratan, müzikleriyle ve sürpriz bir şekilde İstanbul sokaklarında sonlanmasıyla ait olduğum şehri hatırlatıp gülümsetirken iç burkan, izlediğim geceyi, ertesi sabahı, sonraki geceyi, takip eden üç beş sabahı ve geceyi anlamlı kalan öyle kendi halinde bir filmdi. 
     Fransız filmlerine söyleyecek tek sözüm, keşke birbirimize bu kadar geç kalmış olmasaydık.

8 Aralık 2011 Perşembe

yazmazsam deli olacaktım…


Haftalar boyunca kulağı okşar tek kelime yazabilmek için bildiğim her yolu denedim. Adanın en sessiz, en mutsuz, en yalnız köşelerine sığındım. Her satırı bana ilham veren kült kitaplarımdan bölümler okudum. Seksen üç kere izlesem bile her seferinde ağladığım filmi koydum olurda gözümden bir damla yaş akar diye. Arkadaşlarımla saatler süren konuşmalar yaptım. En sevdiğim piyano şarkılarını dinledim. Dergiler, şiirler, şehirler… İçimde en ufak bir duygulanma, en ufak bir mutsuzluk, mutluluk, gözlerimde en ufak bir gözyaşı belirtisi yoktu. En ufak bir yazma isteği hiçbir şey…


Evime dönüp kapıyı sıkıca kapattım. Üstünden üç kere de kilitledim. Eski fotoğraflara baktım, evimin her köşesini temizledim, aylardır beklettiğim işleri yapıp masamı temizledim. En son beş ay önce dokunduğum günlüğümün sayfalarını çevirdim sonra, yeni bir sayfa açıp en yüzeysel anılarımı yazdım. Akşamları çıktığım yemeklerden, her defasında deneyip başarısız olduğum kek tariflerimden, aldığım yeni kıyafetlerden, gittiğim filmlerden bahsettim. 


Duygularımı kaybetme eşiğine ne zaman gelsem olan buydu. İçimde en ufak bir insan sevgisi kalmadığı anlarda kendime sert çıkışlarım bundandı. Orada burada ‘ben insan seviyorum, bana yazdıran bu’ dediğim ruh hallerim geride kaldığında olan ne ise işte tam olarak buydu…


Midemde büyük bir ağrıyla, içimde tarifsiz bir acıyla bıraktım kalemi. Artık yazmayacaktım. Tek bir kelime bile, yapılacaklar listesi bile, buzdolabı notları bile… Kitap taslağı mı? Tamamlanmayı bekleyen yazılar mı? Atılacak mektuplar, kartlar… Hepsini kaderine terk edip hatta en mümkün yolla yok edecektim. Kararım buydu. Elimin altındaki defteri kapattım. Evimdeki tüm kalemleri çekmeceye kaldırdım. Bir kahve koyup balkona çıktım. Kilisenin kireç rengi duvarlarını seyrettim uzun uzun. Ruhumun eşini kaybetmiş gibi, âşık olduğum adamı yitirmiş gibi, en sevdiğim oyuncağım kırılmış gibi bir histi bu. 


Derin derin nefes alıp kendimden özür dileyip kendimi affettim. Üç adımda odama, kalemlerime döndüm, tek tek hepsine dokunup defterlerimden birini çıkarıp yazmaya koyuldum. O an Sait Faik’i anladığım andı, “kalemi tuttum, öptüm, yazmazsam deli olacaktım…”
-photo: sabina tabakovic-