23 Haziran 2011 Perşembe

14 Haziran 2011 Salı

ben seni arıyorsam sen de beni arıyorsun..


“Ben göremiyorum, sense her şeyi biliyorsun.
Yine de hayatımı boşa yaşamış olmayacağım
Çünkü yeniden buluşacağımızı biliyorum
İlahi bir ebediyette…”

Oscar Wilde


Bir cümleyi bitirmek değil istediğim bazen nokta ile, virgül ile yeniden yeniden yazmak istiyorum adını kağıda. Ne kadar tekrar etsem yetmiyor. Öyle ki ne kadar çok kelime söylesem seni anlatırken o derece adının saflığını kirletiyor mürekkep.

Güneş yüzüne değerse diye kalbim kırılıyor, ah bir ses aşina olsa kulağına… Dizlerimiz yara bere içinde, düşlere düşüp düşüp çıkıyoruz. Uzakta olmak yüz yüze gelememek değildir ya, biliyorum ki ben seni arıyorsam sen de beni arıyorsun… Korkmuyorum aramaktan yorulursam diye, ‘çünkü yeniden buluşacağımızı biliyorum ilahi bir ebediyette…’ 


18 Mayıs 2011 Çarşamba

annem...

Birini sevmeye başlamak diye bir şey yoktu anladım… Bir çift gözle yüzleştiğinizde bazen bilirsiniz ki aslında yıllardır aşinasınız onlara. Yıllarca aramış, beklemiş, umudu kesmiş sonra yine aramaya başlamışsınızdır.
Gözlerimi kapadığımda bana huzuru işaret eden tek şey annemin elleri… Onun bedeninden koptuğumdan beri kaybettiğim huzuru arıyorum. Bugün anladım ki bunu uzaklarda bulamam. Her gittiğim şehirde bir koku arıyorum. Bana, dilime, dudağıma değen hiçbir tat çocukluğumu anımsatmıyor…
Bu hisle kendime dönüp içime bakmaya başlayacağımı sonraları fark edecektim. Odadan çıkıp kapıyı kapattım, binadan çıktım, uzun caddeleri yürüyüp evime vardım. Bir başka ülkede olmasam ona gider uzun uzun ağlar, beni tekrar rahmine alması için ona yalvarırdım. Yapamadım. Bilgisayarımı açıp ona uzun bir mektup yazdım. Bu onunla yirmili yaşlarımın ortasına kadar askıda kalan derin dostluğumun başlangıcı olacaktı, hissediyordum…

2 Nisan 2011 Cumartesi

Adı Yok 56! Bahar sayısı

Ruhuma üfleneni yazan bir kâtibim ben. 
Nice kelimelere gebe kalan, onları ince ince tartıp, 
sonunda kelemi mürekkebe batırıp yaz deneni yazan bir kâtip...
Ben sesim, ben soluğum… 
Uykularımdan uyandıran, masaldan gerçeğe bir adım yaklaştıran, 
ne olduğumu, nerden gelip nereye gittiğimi hatırlatan, 
mahremiyetimde insanlığın aradığı sırrı bulduğum bir nefesim.
Leyla’yım ben, Zühre’nin duasıyım. 
Doğayı okur gibi, ağacı, yaprağı, insanı okur gibi okunmayı bekleyen bir nesirim, nazımım ben…
Açtım kollarımı bekliyorum. 
Sen gelince bahar gelecek, sen gelince yağmur duracak. 
Kalemle nefes bir olacak. 
Aslolan söz değil midir sevgili, gerisi beyhude!

28 Mart 2011 Pazartesi

Bernetta III


İnsan hayallerle yaşar dediğimde bana uzun uzun gülmüştün. ‘Öyle küçüksün ki’ demiştin elinle yüzümü okşayıp. ‘Öyle küçüksün ki, hala mucizelere inanıyorsun… Sonunda birini seversin, rüyalarında gördüğün sahip olmak için ömrünü sereceğin kişidir o. Uzun süren mücadelenle en sonunda elde edersin, görürsün ki o da herkes gibi insan…’
İnsan hayatında kaç kişi sever? Kaç kere kırıldığında kalbin yeterince kırılmıştır mesela? Kaç şiir yazdığında şair olursun? Kaç hezimetten sonra artık 'o' çizgidesindir?

Bernetta bana güzel biten bir masal anlat. Bana yolların hiç bitmediği, suların durmadığı, güneşin hiç batmadığı bir masal anlat. Bulutlar pembe olsun, evler, pencereler rengârenk… Yapma demiştin bana, yapma bana bağlanma… Bunları bende çok kişiye söyledim biliyor muydun? Sevmek dedim, sevmek acıtır. Kalbin buzdan bir heykel olmalı. Her gece evine geldiğinde kapını sıkıca kitlemelisin. Biri kazara nefesine dokunmak istediğinde, saçına değdiğinde eli, kalbin birisi için çarpayazdığında, en ufak bir inancın kaldığında iyiliğe herkesten önce sen isyan etmelisin. Hem de öyle ağzının, kalbinin ucuyla değil. Kendi dünyanı kendi ellerinle tuz buz etmelisin. Başkalarına fırsat vermeden en derin yaran azıcık kabuk tuttuğunda kendin koparmalısın kabuğunu. Ki insanlara olan inancına bir parça daha zarar gelmesin…
Ve kulağıma eğilip dedin ki “bazen böyle olur, bazen biri çıkar karşına. Bilirsin ki, onun karşısında zayıfsın. Bir hamur parçasısın. Alsın seni, dilediğinde yoğursun, oynasın.” Bernetta sen kimsin? Her baktığımda başkasını görüyorum içinde. Sana parmağımın ucuyla değsem gökyüzünü içime çekiyorum. Bana o yumuşak sesinle şiirler okuduğunda, başucumda şarkılar söylediğinde tüm günahlarıma tövbe ediyorum.
Ruhumu kemiriyor sessizliğin. Bana haksızdın de, öyle küçüksün ki aptallık büyüdükçe öğreniliyor de… Tek kelime çıksın dilinden. Hatta bana güzel biten bir masal anlat. Kendimi bilmez yaşımdaki gibi… Sonu güzel biten bir masalı dinlerken uyuyakalmak istiyorum…

24 Şubat 2011 Perşembe

bugün düşündüm de...


Bugün düşündüm de…

Eğer okuma-yazma bilmeyen bir ailem olsaydı, ya da çok dindar bir ailem olsaydı, babam imam olsaydı mesela, ya da ailem hiç olmasaydı…
Doğuştan gözlerim görmüyor, bacaklarım tutmuyor ya da zekâm hayatımı ikame etmeye yetmiyor olsaydı… 
Bir kolum eksik olsaydı ya da iki cinsiyeti de haiz olsaydım…
Babam bize yemek bulmak için çöpleri karıştırıyor olsaydı, hayatımda hiç doğduğum semtten dışarı çıkmamış, İstanbul’da yaşayıp denizi hiç görmemiş olsaydım…
Banyo yapmak için süs havuzlarına girmem, oyun parklarında oynamak için bayram sabahını beklemem gerekseydi mesela…

Ya da…

Babam Sabancı olsaydı, annem hastaneye doğum yapmak için özel helikopterimizle gitmiş olsaydı, bu akşam Paris’teki partiye gitmek istiyorum diye düşündüğümde gidebiliyor olsaydım…
Saç rengim istediğim gibi olmadığından moralim bozulduğunda 
dünyanın bilmem neresindeki süper lüks evlerimizden birine aklımı dağıtmak için gitseydim… Davetlerde yollarıma kırmızı halılar döşeselerdi mesela…

Dünyanın en bulunmaz güzeli olsaydım, kansere çare bulsaydım, 
Nobel’i kazanan bilim insanı olsaydım, beni yakından bir kez görmek için halk birbirini ezseydi mesela…
Hayatım ne derece farklı olurdu?

Evet, bugün bunu düşündüm… 

18 Şubat 2011 Cuma

Başarılı Gençler Kitabı Yayında! : )



Bundan neredeyse iki sene kadar önce posta kutuma bir e-posta geldi. Mütevazı fakat kendinden emin bir üslupla yazılmıştı, benimle röportaj yapmak istediğini söylüyordu e-postanın sahibi. O zaman benim için ne denli önemli bir adım olduğunu bilmiyordum “tamam olur” derken…

Aradan uzun zaman geçti, Başarılı Gençler Editörü Sevgili İbrahim Eryiğit bugün benim çok değerli bir arkadaşım. Kendi alanında genç yaşında güzel işler yapmış kişileri seçip çıkarıyor, onları bir platformda bir araya getiriyor. Evet, ‘Başarılı Gençler Platformu’ndan bahsediyorum. Bu başlangıçtan beri bir kitap projesiydi ve nihayet o gün geldi. İki cilt halinde yayınlanan kitapların ikinci cildinde benim de röportajım yer alıyor.

Dilerim bir yerde eline geçer ve okuma şansı bulursun. Her adımda “Neden olmasın?” dedirten bir çalışma bu. Gerçek hayatlar, gerçek hikâyeler… Benim parçası olduğum ilk kitap değil bu belki ama içinde benim hayatımdan bir kesit sunan ilk kitap. D&R listelerinde şimdiden zirveye oturmuş hızla yürüyen dinamik bir nefes. Yolu açık olsun J

Emeği geçenleri tekrar tebrik ederim.
*
http://www.basariligencler.com/

9 Ocak 2011 Pazar

aşk.


Hayatımın hiçbir döneminde o dillere destan aşklardan payıma bir şey düşmedi. Ne Mecnun’un Leyla’sı, ne Romeo’nun Juliet’i oldum. Piraye’sine, “Ben senden önce ölmek isterim” diyen Nazım’lar girmedi hayatıma. Ve hayatımın hiçbir sabahında burnumda kahvaltı kokusuyla uyanmadım. Bir insanın “her şeyi” olmadım. Ne kapıma bir gün olsun çiçek geldi, ne de posta kutuma bana derin duygularla yazılmış mektuplar…

Bir insanın aşk için nelerden vazgeçebileceğini hep kitaplardan okudum, sergilerde tanıştım büyük kalpli insanlarla… Dali şöyle diyordu kalbindeki sevgiyi anlatırken: “Hayatımda aldığım en büyük darbeydi. Ona tapardım… Ruhumun kaçınılmaz kusurlarını görünmez kılabilmesine hep güvendiğim bir varlığın kaybını kabullenemiyordum." Gala’nın ölümüyle birlikte yaşamak için bir sebebim kalmadı artık diyordu Dali, o benim karım, ilham perimdi… Gözlerime yaşlar dolmadan bu satırları okuyamıyorum. İçime büyük bir boşluk doluyor. Kıskançlık desem değil, yalnızlık desem değil, belki biraz haksızlık diyorum içimden... Neden diyorum, neden bu hayatta herkes o derin hisleri tadacak kadar şanslı değil.

Bu dünyada birileri çok sevildi ya da seviliyor… Paris, Helen’de muhakkak bir şey buldu. Truva’nın tarihini değiştiren bu aşk tesadüf olamaz… Titian’in, Urbino Venüsü’nü çizerken aldığı ilham somut bir güzellik olmak zorunda değil mi? Peki Napolyon'un Josephine'i, Dante’nin Beatrice’si, Sartre’nin Simone de Beauvoir’i, Justinyanus’un Teodora’sı? Sezai Karakoç’un “Bir bakışın ölmem için yetecek” dediği Mona Roza’sı sonra… Barbie’nin bile ondan başkasını gözünün görmediği Ken’i…

Kalbim acıyor bazen, bazen elimde olana şükrediyorum, bazen düşümde büyük aşklar kuruyorum sonra kendime hemen başrol’ü veriyorum. Bazen de diyorum ki, nasıl bilebilirim kimsenin hayatını değiştirmediğimi? Belki birilerinin uykusunu böldü benim fikrim, uzun mektuplar yazıldı ama benim elime varmadı… Belki bir kitaba, bir şiire, bir tabloya ilham oldum ben de. Ve belki de benim için de dünyayı ayağıma serecek insanlar geçti yanı başımdan, ben görmedim. 

Olamaz mı? Olabilir… Evet, böyle düşününce insan canı daha az acıyor… 

3 Ocak 2011 Pazartesi

Malta'da Türk olmak

Malta’da Türk olmak alışması zor bir duygu…
Bir Akdeniz adası düşünün, yıllarca farklı milletlerin boyunduruğu altında kalmış, bir yerden sonra kendini ispatlamış, her milletten, her dilden kendine bir şeyler katmış, küçücük, hem sevimli, hem sizden çok farklı, hem biraz sizin gibi ama bir o kadar da alışması zor, hepi topu üç yüz kilometrekarelik bir ülke…
Yıllarca insanları kültürlerle etiketlememek gerektiğini savundum. Bu büyük bir yalan! Bir insanı kabul etmek onun kültürünü kabul etmektir… Ah ne kadar güzel yeni kültürler tanıyayım, dost olayım, âşık olayım derseniz işte orda biraz durup düşünmek gerekiyor.
İlk olarak sizin onlarla bir geçmişiniz var, bu Osmanlıya dayanan bir çekişme ve Türk olduğunuzu öğrendiklerinde anlamsız bir zafer gülümsemesi gelip yüzlerinin en orta yerine yerleşiyor. Sonuçta sizi yendik diyorlar, ‘Bira Markası’ olarak Osmanlı’yı yendikleri tarihi seçiyorlar… Tartışma uzayıp gidince de neyse ne hadi eğlenelim diyip konuyu kapatıyorlar. Sanki eğlenmekten başka yapılan bir şey varmış gibi…
Burada işler yürümüyor, İstanbul’a döndüğümde asla bürokrasiye sinirlenmeyeceğim. Bir iş başvurusu için aylarca cevap beklemek çok olağan, kendini hatırlatan bir mail attığındaysa “Aaa haftaya bir gün gel işte” şeklinde bir cevap almansa kuvvetle muhtemel… Bu bir Akdeniz kültürüdür aslında, İtalya’ya da gitsen, İspanya’ya ya da Portekiz’e de gitsen farklı bir şey göreceğini sanmıyorum. Lakin Türkiye kötünün iyisi, bunu tecrübeyle sabitledim.
Yaşadığım en büyük zorluk duygusal anlamda oldu bunu itiraf etmeliyim… Gördüm ki bizim bir kalbimiz var, bizim özümüzde kötülük yok… Burada sahip olduğunu sandığın şeyler için iki kere düşünmelisin, sahip olduğunu sandığın özgürlük, sahip olduğu sandığın arkadaşlık ve sahip olduğunu sandığın sevgilin -eğer varsa-… Çünkü arkanı dönüğünde hiçbir şeyi bıraktığın yerde bulamıyorsun. Sen on metre uzaklaşmışsın ve sahip oldukların çoktan başkalarının olmuş bile, geç kalmışsın… Tuhaf olan bunu modernlik olarak açıklamaları ve kazara bir yorum yaptığında senin az gelişmiş Türk etiketiyle orada kalakalman hatta ve hatta donakalman…
Okulda tek Türk öğrenci benim. Sabahları ilk ders konuşma dersi, yani herkes kendi ülkesiyle ilgili günün konusu üzerine konuşuyor. Her nedense her konu başlığı istisnasız Türklerin misafirperverliği ve karşılıksız iyiliklerine çıkıyor. Bunu yemin ederim ben çekmiyorum oraya, sınıfta tartışma hep bu yöne kayıyor… Yemek sonrası on tane de çay içseniz sizden para almıyorlar diye gözleri bir karış açılmış halde anlatıyor Rus öğrenci mesela. Alman olan ise Türk’lerin itibarı her zaman ağırlama üzerinedir diyor ve ekliyor, bilirsiniz ki Almanya’da bir Türk evine gittiğinizde hayatınızın en güzel deneyimini yaşayacak ve size çok yakın da olmayan bu insanların sebepsiz sizi ne kadar sevdiğini göreceksiniz…
Ben bir Türk’üm. Hiç öyle fazla milliyetçi bir damarım yoktur, tarih kavgalarında lafa girmem ve yenilgilerden bahsedildiğinde boynumu bükmem. Ama özümde ben bir Türk’üm. Burada bir bayram sabahı tek başıma olmanın verdiği hüznü onlara açıklayamadım. Valizimin bir köşesine kahve fincanımı ve cezvemi koyduğum için zaman zaman şükrediyorum ama onlar bu kahveyi pek sevmiyor, olsun. Bu kahve birlikte içilir diyorum, fincanını alıp tek başına içmezsin, gülüyorlar…
Bazen öyle bir an geliyor ki bana tarifsiz huzur veren bir yazıdan, bir şiirden herhangi bir dize geliyor dilimin ucuna. Bazen gülüyorum, bazen ağlama eşiğine geliyorum. Ne oldu dediklerinde bak aklıma bu geldi diyemiyorum, başka dilde edebiyat lezzet vermiyor demekle yetiniyorum. Başka dilde okumak, başka dilde anlatmak, başka dilde âşık olmak biraz eksik kalıyor. Başka dilde kalbin kırılıyor zamanla… Tüm ömrünü harcayıp geldiğin yeri bırakmışsın gitmişsin, gecenin bir vakti en yakın arkadaşından bir telefon geliyor, Ezgi dön artık diyor, burada her şey eksik… Hayatımın arafta geçtiğini düşündükçe ben ne yapıyorum demekten kendimi alamıyorum. Buradayken bir yanım hep orda ama ordayken hep burada olmayı hayal edip yarım hissettim... Gittiğim her yerde bir özlem götürüyorum içimde, hep eksik kalan bir parça var, yeri dolmayan…
Annem bana büyümeye başladığımda edepten bahsederdi, biz kız büyüdükçe bir hanımefendi olmalı derdi. Ben o yıllarda büyük bir özenle dinlemezdim ama hayatımdan yaş aldıkça hep dikkat etmeye çalıştım yeterince ahlaklı mıyım diye… Bazen hatalarımda kendimi yargıladım. Ve komik olan hiçbir zaman ahlakımı yeterli görmedim, hep fazlası için kendimi törpülemeye çalıştım. Şimdi görüyorum ki, biz çekirdekten çok düzgün yetiştiriliyoruz. Bazı değerler okulda öğretilmez, bazı değerler kültürdür, yaşadığın ülkeden, çevrenden, ailenden alırsın ve bunun farkına bile varmazsın… Daha yeni yeni anlıyorum. Bir kültürün ne demek olduğunun, küçük gibi görünen bir kelimelik farklılığın ne büyük bir uçurum olduğunu gözlerimle görebiliyorum…  
Tuhaf olansa bunun için kimseyi yargılayamazsın. Senin için doğru olan herkes için doğru olmak zorunda değil. Senin bir kalbin olması, insanlara verdiğin değerin büyüklüğü kimseyi az sevmekle suçlamaya yetmez. Ahh bu ne denli göreceli bir kavram ve istemek sahip olmak için yetmiyor neden…  

23 Aralık 2010 Perşembe

yeni yıl mektubu



Sevgili Santa Claus,

Biliyorum biz ayrı dünyaların insanlarıyız. Ama benim ülkemde de çocuklar seni seviyor ve senden gelecek bir hediye için uykusuz geceler geçiriyor. Sana sen dedim samimi olmak adına umarım sakıncası yoktur ve söyleyeceklerimi ciddiye alırsın.
On yaşımdan beri yeni yıl hediyelerini senin getirmediğini biliyorum. O yüzden hemen konuya girip hediye yerine daha farklı isteklerimden söz edeceğim.
Ben sevdiğim insanlardan uzakta yaşıyorum ve onları çok özlüyorum. Kalbimin bir yanı hep kırgın bu yüzden… Aslında buraya gelmeyi çok istedim o yüzden fazla velvele yaratmıyorum. Bu demek olmuyor ki burada gülüp eğleniyorum. Evet, eğleniyorum da burada sana en samimi duygularımı açmışken yalan söylemeyeceğim. Neyse.
Gelelim mektubumun en önemli kısmına. Adettendir diye sana mektup yazıyorum ama kolaylık olsun diye maddeler halinde yazacağım dileklerimi.

1-   Kardeşimin ve en sevdiğim arkadaşlarımın yeni yılda buraya taşınmalarını istiyorum. Onlar arasında ayrım yapamam o yüzden sıralamayı sana bırakıyorum.
2-   Yirmi dört yaşıma geldim artık çalışmaya başlamam lazım. Bir süre burada kalmam gerektiği için burada bir hukuk bürosuna girmek istiyorum.
3-   Sen bir kadının mağazada gördüğü ve almak istediği elbiseyi alamaması ne demek bilir misin? Hâsılı, alış veriş yapmak için daha çok para kazanmak istiyorum. 
4-   Ben kadın erkek ilişkileri ile ilgili fikrimi söylerken iğrenç bir şey söylüyormuşum gibi bir ifade takınan bu ülke halkının bir kısmının yeni yılda edepli olmalarını istiyorum.
5-   Daha güzel yazılar yazmak ve bir gün bir kitap yazmak istiyorum. Bunun için yeni yılda daha güzel yazılar yazmam gerekiyor. Bana ilham vermek de sana düşüyor.
6-   Elbette toplumsal bir istekte de bulunmam gerekirse küsler barışsın, herkes sağlıklı olsun, sevenler kavuşsun, kucaklaşsın falan filan işte bildiğin tipik dilekler…

“Abartma be” diyeceğinden korktuğum için bu yıl dileklerimi burada bitiriyorum. Artık devir değiştiği için mektubumu bilgisayarımda yazdım umarım çıkış alıp zarfa koymam senin için problem olmaz. Mektubumu yatağımın başucundaki kitaplarımın altında bulacaksın. Sen insan gibi kapıdan girmezsin diye tarif ediyorum yolu, bahçe kapısından girince tam karşındaki kapı benim yatak odam. Zaten evde pek kapı yok hemen fark edersin hangisinden bahsettiğimi. Pencere kenarındaki komedinin üstünde, üst üste duran üç beş kitap var. Onların en altında mektubum.
Seni çok seviyorum Santa Claus ve sana güveniyorum. Çok iyi bir insanım ben. Yalanı sevmeyen, edepli, kalbi olan biriyim. Tek eksiğim işte bu dilekler.

İyi yıllar. <3

21 Aralık 2010 Salı

Adı Yok 55! Yeni Yıl sayısı!! :)


"Yaşamı tümüyle anlayıp kavrayan kimse ölümden korkmaz. 
Ölüm korkusu, gereği yerine getirilmemiş bir yaşamın sonucudur yalnızca."
*
(F.Kafka)

22 Kasım 2010 Pazartesi

Bernetta II

“Koşarak çıktım evden. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki durup derince nefes alma ihtiyacı hissettim. Sonunda istediğimi elde etmiştim. İnsanlar bir hayal kurar ve yıllarca onu gerçekleştirmek için yaşar. Böyle yapmıştım. Odamın bir köşesini yaşamayı hayal ettiğim şehirle ilgili küçük bir kütüphaneye çevirmiştim. Şehrin fotoğrafları, kültürü, yemekleriyle dolu tam bir rüya gibiydi. Aylarca yatağımdan kalktığım her sabah gözümü orda açıp, uykuya onunla dalmıştım. Tam dört sene geçtikten sonra sadece bir el bagajı ile çıkıp geldim. Burayı, bu evi tuttum, içini zevkimce döşedim, bana doğduğum şehri hatırlatan fotoğraflar, eşyalarla bezedim. İnsan yaparım sanıyor, bir şehri terk etmekle kendinden uzaklaşabileceğini sanıyor…“

Soluğum kesildi, bir hikâyeyi dinlemek onu yazmak kadar kolay olmuyordu. Yaşayan biri vardı karşında, bakışlarını sana kitlemiş öylece anlatan biri… Seyirci kalamayacağın kadar gerçek, konuşmaya cesaret edemeyeceğin kadar saydam. Ahh Bernetta, insanı etkileyen hikâyeler hep hüzünlü oluyordu sonunda. Düşündüm ki, benim bir farkım yok. Yıllarca bugünü bekledim. Bilmediğim bir şehirde kaybolmak, tanımadığım sokaklarda rüyalara dalmak için… O gün geldi ve ben bir oda bir salon küçük evimde mutfak masasına oturmuş bunları yazabiliyorum. Her sabah bilmediğim bir ülkede uyanıp sevdiğim bir başka kazağı giyiyorum, okula yürüyorum, yol boyu kendime soruyorum, evet şimdi?

Küçük bir bahçesi var evimin. Bir ağaç ve biraz çayır çimen var içinde. Evim az ilerisinde bir çıkmaz sokağa çıkıyor. Bunun bir tesadüf olduğuna inanmıyorum Bernetta, nitekim ah’ın tuttu. Sokakların hep çıkmaz olacak demiştin bana. Cadde boyunca market, büfe ve sebebini henüz anlayamasam da akşam beşte açılan bir kırtasiye var. Burası küçük bir ada, kendi küçük değilmiş gibi kendinden çok daha küçük üç tane daha ada var buraya bağlı. En tatlısı Comino. Neyse.

İnsan hareketli bir hayattan sakin bir hayata geçince çok düşünür oluyor senin de bildiğin gibi... Bazı insanların çok düşünmesi sağlıklı değildir, ben de bu tip insanlardan biriyim. Düşündükçe derinleşiyor, derinleştikçe kendi içimde yalnızlaşıyorum. İnsanlarla konuşmalarımı limitte tutuyor, kendimle kalabilmek için saniyeleri sayıyorum.

Tanımadığım daha kaç kişi var içimde Bernetta? Öyle zaman oluyor ki kendimle yüzleşip günah çıkarıyorum. Bir arkadaşıma içimi dökmekten daha zor ve daha acımasız oluyor. Kendimi acımasızca hükmediyor, çoğu kez ikinci şansı vermiyorum. Kimseden korkmuyorum kendimden korktuğum kadar. İçimde öyle büyük bir güç var ki kendimi dizginleyemiyorum zaman zaman. Dur deyince duramıyorum.

Bana demiştin ki “kendi kendini paranoyaklaştıran sensin, bir parça olsun insanlara güvenmeyi öğrendiğinde hayatının nasıl değiştiğini görüp, buna kendin bile inanamayacaksın.” Yemin ederim denedim. Sayısızca denedim, yapamıyorum. Sanki insanlar çocukken oynamayı en sevdiğim oyuncağımı almışlar gibi bir hisle kalbimi kapatıyorum onlara. Kimi en çok sevmeye çalıştıysam en çok ona güvenmekte zorlanıyorum. Bu güven duygusu sevgi ile kesinlikle ters orantılı şüphem kalmadı. Birini sevmeye hiç bu kadar ihtiyacım olmamıştı. Bernetta ben kör müyüm? Körlükten kastım önünü görememek değil, birinin kalbini görememek… Ben çabuk yaşlanıyorum bu yüzden, bir randevuya geç kalmışçasına, telaşla… Bence ben kesinlikle körüm.  

9 Kasım 2010 Salı

Bazen hayatta öyle bir an olur ki zaman durur..



Küçükken bir oyun oynardık, elimize aldığımız bir kitaptan rastgele bir sayfa açar birbirimize atfedip okurduk. ‘Şimdi bu senin için’ diye de eklerdik ardına… Aklımdan senin tuttum ve bir sayfa açtım elimdeki kitaptan, şöyle yazıyordu: “Bir yerden bir yere giderken uğranılacak bir şehir değildi o. Oradaydı; varlığından kaçmayı imkânsız kılacak kadar yakında ve birlikte var olunamayacak kadar uzaktaydı.”
Bazen hayatta öyle bir an olur ki zaman durur. Kalbin bir insan için acır, kafanı çevirecek gücü bile kendinde bulamazsın. Kendine yaklaşmak istersin, gece olsa da kabuğuma girsem dersin. Bazen öyle bir şey olur ki bir ömürlük yaşanmışlıktan öte bir tecrübeyle olgunlaşırsın. Her şêrde mi bir hayır olur diye kendine bile şaşarsın.
Zamanla öğrendiğim şeyler var benim de, insanlara değil hayata tutunmak gerekliliği kurallarımın başıydı. Her işte bir hayır vardır der geçerdim sonra… Dünyada öyle büyük acılar var ki benim üzülmeye hakkım yok hiçbir şeye derdim.
Günlerdir yatağımdan çıkacak enerjiyi kendimde bulamıyorum. Anladım ki kurallar yazıp duvara asmakla olmuyor bu iş. İnsanlara öyle de bir tutunuyorsun ki, yokluğu fikri dahi hayatını tarumar etmeye yetiyor.
Ben onun her halini gördüm. En gösterişli, en asabi, en yalnız, en pişman, en çirkin, en heyecanlı, en sevecen, en savunmasız halini tanıdım… Dudağını bükmüş hastalıktan bitkin, spor yapmaktan yorgun, gezmekten eğlenmekten tatmin, maceraya atılmaktan memnun, suç işlemiş bir köpek yavrusu gibi kulaklarını indirmiş pişman halini… Bu duyguyla özdeş bir hal bulamıyorum. Hafızamı zorluyorum ama buna eş bir his çıkaramıyorum.
Zamanla her şey unutulur derler. Unutulurdu… Şimdi eften püften çıkardığım kavgalar, ettiğim laflar öyle büyük bir vicdan azabı ki içimde, bir günah gibi içimi kemiriyor. Belki bu şehirden uzakta olacağım fikri de perçinliyor huzursuzluğumu. Bir şey olsa gitmesem diyorum, kalmam gerekse ahh…
Gözlerimi kapattım, açacağım gün belli, ben hissederim, ben anlarım o yeniden iyi olduğunda. Bunca yıl öyle saçma şeyler için gözyaşı dökmüşüm ki, şimdi anlıyorum insan hayatta sadece ne için üzülür. Bu bir nokta değil, bu bir virgül… Kendini anlaman, hayatı ölçüp tartman için bir sınav. ‘Sahip olduğum öyle güzel şeyler var ki; isyan etmeye hakkım yok’ dedi sesi. Hep böyleydi, masum ve içten… O tüm huzuruyla uykuya dalana dek uykularım yarım. O gün benim gözümü açacağım gün… 

16 Ekim 2010 Cumartesi

“İnsan ilk defa gördüğü birine ilk defa görüyormuş gibi bakmalı, hayretle…”

“İlk bulduğum biletle çıktım yola. Gece uyumadan önce bir kitaptan bahsetmiştim ya, onun etkisinden çıkamadım sanıyorum. Bir felaket hissiyle uyandım şafak vakti, iki parça eşyamla gidiverdim. Eve vardığımda her şey yolunda görünüyordu. Aklımdan geçenleri söylemedim elbette, adamcağızı yok yere kendim gibi huzursuz etmenin âlemi ne?”
Telefondaki ses susacak gibi değildi, sanki beni görüyormuşçasına başımla evetledim söylediklerini. Nezaketen birkaç kelam edip kapattım sonra. Herkesin hayatı kıymetli, edecek uzunca lafları var. Düşündüm, benim uzun cümlelerim yok. Bir sefer bana demişti ki:“Sessizsin. Etrafına saçtığın çok rengin ve sesin var, ama sen aslında sessiz birisin. Çok arkadaşın, dostun, çok işin var her zaman, çok sosyalsin, ama insanların fark edemeyeceği kadar da kapanıksın içine. İşte tam da bu yüzden yazılarında çok farklı lezzetli bir tat oluyor. Çünkü kendinle çok baş başa kalıp, çok konuşabiliyor ve çok düşünebiliyorsun. Kaleminle yazdıklarına hayran kalıyorlar sonra.” Böyle söylemişti mektubunda. Önce bana kırgın sandım, vakitle beraber ben kendimi daha iyi anladım. Kalabalıktan ne denli korktuğumu, aradığım şey her neyse onu kendimden uzakta bulamayacağımı ve sessizliğe olan düşkünlüğümü ölçtüm tarttım. “Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni ve taptaze bir ‘sen’ zuhur edilebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.”
Kırmızı ışığı fark etmemişim, ani fren sesiyle irkildim, mahçubiyetle başımı eğip yürümeye devam ettim. Günler bazen düş kareleri gibidir, yaşananlar gerçek mi ayıramazsın. Öyle bir günün içinde buldum ki kendimi düş mü gerçek mi ayıramıyorum. Bir kahve aldım yol üzerinden, saatim son on dakikamı işaret ediyordu son saniyelerin içinde yetiştim vapura. Birden bana gecenin gürültüsünde kurduğun cümle geldi aklıma “İnsan ilk defa gördüğü birine ilk defa görüyormuş gibi bakmalı, hayretle…” kendi kendime gülüyorum diye yanı başımdaki kadıncağız huzursuz oldu. Olsun. Denize öylece bakmak oldum olası hüzünlendirmiştir beni. Hüzünle indim vapurdan, yürüdüm biraz, yakındı evim. Apartmanda merdivenler ilk kez uzun geldi bana. Mektubunu gördüm kapı aralığında, artık umudu kestiğim, geleceğinden şüphe ettiğim o minicik zarfı. Elime aldım, uzun uzun baktım. En nihayetinde kapının eşiğinden geçip oturdum yere ve ilk defa görüyormuş gibi baktım ona, hayretle
  "Bu sabah erken uyandım, hala dün bana yazdığın mailin etkisi üzerimdeydi, çünkü seni düşünerek uykuya dalmıştım.. derin bir uykuydu bu geceki.. uyanmadan anlar önce seni görmüştüm rüyamda tekrar.. nedense çoğu zaman rüyanın konusunun ne olduğunu hatırlayamıyorum.. ama senin rüyamda olman bana yetiyordu bu sabah, o sıcak varlığını o anlık hissetmem bana beni bekleyen gün için lazım olan gücü veriyordu.. panjurlar sonuna kadar kapalı olmasına rağmen dışarıda günesin beni beklediğini hissettim.. kahvemi içtim, reçelli ve ballı ekmeğimi yedim, kendimi sokağa attım işe doğru.. buz gibi rüzgar esiyordu, nefesim bir an için kesiliyordu.. Hiç umursamadım o an, güneş yüzüme vuruyordu ve aklımdaki sözlerine eşlik ederek içimi ısıtıyordu!"

6 Ekim 2010 Çarşamba

ADI YOK 54, Mevsim Güz!


Siz var olan şeyleri görür ve şöyle dersiniz: Neden?
Oysa ben olmayan şeyleri hayal eder ve derim ki: Neden olmasın?
(Bernard Shaw)
*
www.adiyok.com

21 Eylül 2010 Salı

x

günler boyu dört yanımdan ittiler de az evvel bıraktılar sanki. bu rahatlık, o rehavetten bin kat iyi!
ben böyle huysuz değildim. avucumda tuttuklarım arttıkça hassas, huysuz birine dönüşüyorum sanki.
her şeyden, bildiğim tanıdığım ne varsa hepsinden gideceğimi düşünüp bir "oh" diyorum az sonra kalbim acıyor.

neyse. taze bir oh dedim, bir ağladım rahatladım.

yazmak mutsuzluktur!



“Yazmak mutsuzluktur, mutlu insan yazmaz” diyen İlhan Berk belki ilk görüşte tepki topladı. Peki, bunu genellemeye vurursak karamsarlık para ediyor mu demeliydik?

Kâğıdın üzerinde kalemi oynatmak elbette yetmiyor ölümsüz olmaya. Bugüne gelen ya da bugüne kalan kitapları sindire sindire okurken hep aynı hisse kapılıyorum, karamsarlık. “Bataklığın en derinlerindeyim ve tutunacak hiçbir dalım yok” diyordu Victor Hugo mesela...

Kitap okumak konusunda bazı prensiplerim vardır. Kitabın mutlaka benim olmasını isterim, okurken altını çizmek, tekrar elime alacağım güne kadar özenle kütüphanemin rafına yerleştirmek isterim. Her kitabın bir kimliği, bir ruhu vardır. İmza günü için İstanbul’dan kitabımı getirmesi için arkadaşıma döktüğüm dilleri anımsıyorum mesela. Anlam verememişti telefonda, yanıma geldiğinde ona dedim ki “ben bu kitaba dokundum, altını çizdim beni etkileyen yerlerin” gözleri iki katınca açıldı, beni bunun için mi getirttin der gibiydi ama “Bilsem ben aynı yerleri çizerdim senin için sonra” demekle yetindi. Neyse, anlatsam da anlamaz kimse, ben öyle seviyorum. Üstüne üstlük şöyle yazdı Ahmet Ümit kitabımı imzalarken –aşkın hep iyi ve güzel yönlerini yaşaman dileğimle- ne ütopik…

Oysaki bitirmemle günler boyu zihnimi işgal etmişti o kitap. O on öykü, okurken dahi canımı acıtmıştı. “Hayat da bitecek, güneş de soğuyacak” diyordu aynı yazar, bana güzel dileklerini sunduğu kitabın derininde…

Sonra Nietzsche… Yazdıkları çoktu, söylediği ise birbirine yakın… Bir ömürlük hastaydı, mutsuzdu… Yazdıkları nesilleri aştı. Beni en derinden etkileyen kitaplarından birinde şöyle diyordu “Hayatımın nasıl aktığını düşündükçe kendimi ihanete uğramış ya da oyuna gelmiş gibi hissediyorum; sanki bütün hayatım boyunca yanlış melodiyle dans edip durmuşum.” Ne büyük bir hüzündür bu, beyhude geçmiş bir ömrün açıklaması ne olabilir?

Ve elbette Vasconcelos… İnsanın parmakla hesabını tutacağı üçü beşi geçemeyen kitaplardan biriydi benim için şeker portakalı. Bu kitabı on iki günde yazdığını ilk duyduğumda şaşkınlığımı ifade edemedim ancak şöyle diyordu röportajında “ Bu kitabı yirmi yıldan fazla bir zaman yüreğimde taşıdım.” Bir kitabı yüreğinde taşımak ne demek? Ben söyleyeyim, yirmi yıl düşlerinde görmek demek, aklı o hikâyeyi kurgularken dili ayrı konuşuyordu demek, bu derin hüzün yaşayan küçük çocuğu yirmi yıl zihninde büyüttü demek…

Evet, diyordu ki Vasconcelos “Şimdi acının ne olduğunu gerçekten biliyordum. Ayağını bir cam parçasıyla kesmek ve eczanede dikiş attırmak değildi bu. Acı, insanın birlikte ölmesi gereken şeydi. Kollarda, başta en ufak bir güç bırakmayan, yastıkta kafayı bir yandan öbür yana çevirme cesaretini bile yok eden şeydi.”

Yazmak diyorduk, mutsuzluk mudur? Ya da bunca derinden iz bırakan metinlerin ortak noktasının mutsuzluk olması tesadüf müdür? Ben bunu ancak kendimle tartabilirim. Ve derim ki hayatım boyu yazdığım en güzel yazıları hep en büyük mutsuzluklarımla yazdım. Dilerim tesadüftür. 

01:46 ez*

11 Eylül 2010 Cumartesi

Bernetta


Sevgili Bernetta,

Gel dedin geldim. Daha önce de söyledim, ben bu şehri sevmiyorum. Ben bu şehirden gittikten sonra aklımda ne kaldıysa hiçbirini sevmiyorum. Lakin geldim.

O kışı ben de anımsıyorum, uzun bir yoldu okulun önündeki cadde. Keşke evim biraz uzak olsa diye geçirmiştim içimden. Güçlükle okula geldiğimi hatırlıyorum, diz boyu kar... O bembeyaz yolu hiç o derece boş görmemiştim, hiç susmadan yürüdük yan yana… Bana düşünde gördüğün evi anlattın. Yüzümü avucunla kavrayıp ‘hiç hayal kurdun mu?’ dedin sonra. Sen ne garip adamsın.

Ben bir hayal kurdum Bernetta. İçinde bir eş, sıcak bir yuva, üç çocuk falan yok. Ben bir hayal kurdum ve kurduğum hayalden korkuyorum. Ona ulaşmayı ne kadar istiyorsam yürümekten o derece geri duruyorum. Sen bana böyle söylemedin. Sen bana yağmur yağmayacağına dair söz verdin, aklıma düştüğün her vakit.

O yolu çok kez düşümde gördüm. Uyanıp hayaller kurdum. Vazgeçtim sonra. İnsanlar tanıdım. Ben insanları sevemiyorum Bernetta. Bu şehri sevmediğim gibi insanları da sevmiyorum. Sevgisizlik bir hastalık mı?

Aylar oldu ilk kez geliyorum yeniden buraya. Hiçbir şey söz verdiğin gibi değil. Bir bahar gecesi yağan bu yağmuru açıklayamazsın bana. Kurduğum hayalden korkuyorum, bu yağmurda ıslanmaktan, bu şehirden tekrar gidecek olmaktan, seni tekrar görebilme ihtimalimden, bana yüzünü çevirmenden, kokunu savurmandan korkuyorum.

Gel dedin geldim. Daha önce de söyledim, ben bu şehri sevmiyorum. Ben bu şehirden, ben yarın döneceğim evimden, ben soluyabileceğin tüm nefeslerden gidiyorum ve insanları sevmediğim için çok üzülüyorum.

Sevgisizlik diyordum, bir hastalık mı? 

4 Eylül 2010 Cumartesi

uçak.

Sofia’da bekliyoruz. Tam bir saat oldu. Hayatımda daha komik bir şey görmedim. ‘Aktarmalı uçuş’ kavramına getirilen yeni yaklaşım bu olsa gerek. Uçaktan inmek yasak. İstanbul’a gidiyorsan elbette… Yolcuların yarısı indi, yerine yenileri geldi. Tam olarak dolmuş gibi evet. Uçak sakinleri, piste inince topluca kaptanı alkışladı. Eminim kaptan şuan çok özel hissediyor kendini. Neyse, eğer devam edersek bir saat sonra en başa dönmüş olacağım. İstanbul’a…

Bir ay boyunca tatil yaptığım için çok yorgunum. Annem de zaten dün, “kızım çok gezdin, döndüğün gibi gel biraz yanımıza dinlen” dedi. O söylediğinde daha neler dedim ama şimdi bu cümlenin ne demek olduğunu anlayabiliyorum. Annemin son dönemde yaptığı yorumlardan sonra O’nu daha yakından tanımaya karar verdim. Geçenlerde konuşurken “yabancılarla aşk zordur kızım” dedi. Bu çok önemli bir cümle mesela… Hayat tecrübesi gerektiren bir cümle… Sormadım elbette nasıl yani diye. Neyse.

İkinci bir blog yazmaya karar verdim. Bir tane oluşturdum dün ama içime sinmedi, sildim. Umarım içime sinen bir isim bulmam çok zamanımı almaz.

Sağımda iki adam oturuyor. Telefonundan açtığı müziklerden sonra kesinlikle onlarla konuşmamaya karar verdim. Şuan gerçekten korkuyorum. 90’larda çekilen Türk filmlerinin senaristleri eminim ki bu şarkılardan ilham almıştır o muazzam senaryoları oluştururken. Neyse bu benim alanıma girmiyor.

 Hava alanında iki buçuk saat boyunca ağladığım için gözlerim yanıyor. Alt tarafı ‘hayatımda geçirdiğim en güzel ay’ sona erdi, abartacak bir şey yok. Hostes, “kahve ister misiniz?” diye sordu önce, “evet” dedim. Kahvemi uzatırken “iyi misiniz?” dedi. Sanırım iyiyim. Yok yok fena sayılmam, iyiyim.

(02.09.10 - 06:25)

2 Eylül 2010 Perşembe

Ölüm korkusu, gereği yerine getirilmemiş bir yaşamın sonucudur yalnızca..




Çocukken karanlıktan korktuğum gibi ölümden korkuyorum, bunu fark ettim. Oysa Kafka şöyle diyor bir yazısında: “Yaşamı tümüyle anlayıp kavrayan kimse ölümden korkmaz. Ölüm korkusu, gereği yerine getirilmemiş bir yaşamın sonucudur yalnızca. Vefasızlığın bir dışa-vurumudur.”
İnsanlar hayatı farklı yorumluyor, burada hemfikiriz. “Yaşamı tümüyle anlayıp, kavramak” ne demek, bundan emin değilim. Ben yaşamı anladım mı aslında bundan da emin değilim.
Ölümü düşündükçe canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Ölünce boşa gidecek diye vazgeçiyorum. Alışveriş yapmaktan soğuyorum mesela. Ne olacak onca kıyafet, dolaplar taşıyor zaten…
İnsan çocukken ölümü düşünmez. İnsan çocukken pek bir şey düşünmez aslında… Ama düşünmeye başladığımdan beri benzer şeyler geçiyor aklımdan.
Hayatı boşa geçirmek içimde büyük bir korku. Hayattan yaş aldıkça kendime dönüp içime bakıyorum. Nereye geldim. Bir yaş daha aldım, sordum yine kendime, nereye geldim?
Öyle abuk sabuk korkularım yoktur. Haa! Yüksekten çok korkarım. Küçükken karanlıktan da korkardım ama şimdi karanlığı seviyorum, aramız iyi. Bir de ayrılmaktan korkuyorum sanırım. Bir şehirden ayrılmak, bir gruptan ayrılmak, aileden ayrılmak, sevgiliden ayrılmak…
Hayatta en sevmediğim şeylerden biri, bir şehirde geçirdiğim son gece. İnsan ne yapacağına bir türlü karar veremez ya. Bir ay boyunca her gün yaptığım şeyleri bugün canım yapmak istemiyor. Valizim sere serpe bir köşede duruyor, kıyafetlerim dağınık, kitaplarım, notlarım sonra… Tüm gün ne valizimi toplayabildim, ne sahile gidebildim, ne şehre inip etrafa bakabildim. Öylece durdum. Aslında bu benim sık sık yaptığım bir şey, öylece durmak. Boş ve amaçsız… Tam anlamıyla anlamsız… Özellikle sınav dönemleri kafamı kaldırmadan okumak zorunda olduğum o yüzlerce sayfa nottan sonra verdiğim kahve molasında hep yaptığım gibi…
-          Ezgi, iyi misin?
-          Evet.
-          Niye on beş dakikadır vazoya bakıyorsun?
-          Ne? Efendim?
Gibi…
Hasılı, hayatımda geçirdiğim en hareketli yaz tatilim bitmek üzere… Ne kadar üzgün olduğum apayrı bir yazı konusu… Döndüğüm gibi gerçek hayata tam göbeğinden devam edeceğimi bilmek hem huzur verici hem ürkütücü. Yeni kitaplar, derginin yeni sayıları, kariyer planları…
Ben şanslı bir insanım. Yirmi üç yaşımda her şeye sahip olmayı zaten beklemiyorum. Sadece yaşamın sessiz sedasız ilerlemesi bazen beni korkutuyor. Gereği yerine getirilmemiş bir yaşam fikri sanırım tam olarak… Neyse.

19 Ağustos 2010 Perşembe

Ben çocukken de böyleydim..



  Bugün bir arkadaşımla kahve içerken aramızda şöyle bir diyalog geçti,
- Buraya hep babamla gelirdik, önce burada birlikte yemek yer sonra film izlemeye giderdik…
- …
  Diyalog tam olarak böyleydi evet. O an hızlıca düşündüm, ben de babamla hep şöyle yapardım demek istedim. Aklıma bir şey gelmedi, sustum…

  Babam çok iyi bir adamdır, çok sevgi dolu, insanlara karşı kibar, kültürlü, sanata eğilimi olan,  oldukça zeki bir adamdır. Hemen her konuda tartışacak donanıma sahiptir, çok okur, çok izler, en önemlisi çok dinler… Zaman zaman düşünüyorum, aslında bunu oldukça sık düşünüyorum, aramızdaki ilişkinin şeklini, boyutunu ve benzeri şeyleri işte…

  Belki en fazla beş yaşındaydım o zaman, benimle her gün konuşurdu, bana masal anlatırdı… Günümün en özel bölümüydü o saatler. Annem kıskanır gözlerle bakardı zaman zaman ilişkimize.   Hayatım boyu kimseyi Onu sevdiğim gibi sevemeyeceğime emindim. Aile tatillerimizde babam, annemin aksine sabahları erken kalkmayı sevmezdi, annem erkenden uyanıp koşuya gittiğinde ben babamla uyumayı seçerdim. Ben babamın tembel kızıydım çünkü. Yine hafta sonları birlikte tenis oynamaya giderdik, ben en çok babamla oynamayı severdim. O beni zorlamazdı, hep sağıma atardı topu, ben iyi oynadığımı düşünürdüm sonra, ah ne saf bir şey çocuk olmak…
  
  Babamla evimizi boyadığımızı hatırlıyorum mesela, boyum kısa diye ben aşağıları boyamıştım, ne büyük zevkti! Onunla yaptım her şey zevkti benim için. Onunla okumak, onunla yazı yazmak, sınav kâğıtlarını okurken Onu izlemek, Onun kucağında uyumak, Onunla tatile gitmek… Hatırladığım tüm güzel anılar on yaşımdan öncesine ait…
  
  Daha fazlasını yazamadığım için kalbim acıyor zaman zaman. Keşke diyorum, keşke on yaşımdan sonra da her şey aynı kalsaydı. Yine en çok onunla mutlu olsaydım, yine benimle zaman geçirseydi, yine derdimi anlatıp çözüm bekleyebilseydim ondan. 

  Küçükken soruların cevabı daha basitti, ödevim toplama işlemleriydi, en büyük ruhsal bunalımım parkta diğer çocuklarla anlaşamamaktı bazen, en büyük hayalim annem, babam ve kardeşimle tatile gitmekti ahhh birde doğum günü hediyelerim… Ne güzel bir karın ağrısıydı ağustos ayına girmiş olmak. Doğum günüme dört hafta kalması mesela, üç hafta, iki hafta sonra… 25i gecesi geçmek bilmezdi benim için, uyumak ne mümkün!
  
  Babamı çok özlüyorum, bir insanı yaşarken bu kadar özlemek ne garip bir duygu oysa… Beni sebep yokken aramasını, Adapazarı’na gitmiyorum diye kızmasını istiyorum. Tarif edemeyeceğim bu duygu yüzünden ona çok kızıyorum bazen, bazen kendime kızıyorum, bazen kimseye kızmıyorum sadece on yaşıma dönmek istiyorum. Bazen gülüyorum, bazen ağlıyorum. Onu seviyorum, değişmeyen bu.

13 Ağustos 2010 Cuma

Adı Yok 53! Yaz kapında..


"İnsanlar, bir adamın bütün hayatının bir tek kitapla değişebileceğinin 
farkında değiller!"

(Malcolm X)
*
www.adiyok.com

10 Ağustos 2010 Salı

yazmış olmak için yazmadım.


Bir kitap okuyorum. Epeydir okuyorum aslında, bunun için kendime ayrıca çok sinirliyim. Her neyse, şöyle diyor bir yerinde: “İnsanın belli başlı iki günahı vardır, öbürleri bundan çıkar: Sabırsızlık ve tembellik. Sabırsız oldukları için cennetten kovuldular ve tembelliklerinden ötürü geri dönemiyorlar.”

Aylarca hiçbir şey yapmadım. Tek kelime yazmadım. Bir tek kitap bile okumadım. Arkadaşlarımın hatrı olmasa belki izlediğim o iki filmi de izlemeyecektim. Ahhh, elbette bu temponun sonunda üniversiteden mezun oldum. Garip bir histi, yıllarca bunun için sınavlara girmişim, çalışmışım dedim kendi kendime. O ilk haberi almak tarifsiz bir histi, Rumelihisarı’nda en yakınlarımlaydım o sırada. Denize baktım, deniz hiç o derece anlamlı olmamıştı. Sevinçle ablamı, annemi, babamı aradım. Annem en az benim kadar sevindi, babam da bir o kadar sakin bir tepki verdi. “Mezun mu oldun? Ha tamam, iyi…” Neyse konu bu değil, sonuç olarak ben hayatımın bir basamağını daha atladım. Kendimi avukat gibi hissetmiyorum dememe gerek bile yok sanırım. Zaten avukat olmak için deli divane olduğum da söylenemez… Korkumdan planlarımı fazla açıklayamıyorum şimdiden, ama dilediğim işi yapmanın bir yolunu buldum gibi…

Karakterim tembel değil özünde, ama canım istemiyor birçok şeyi yapmayı. Erteliyorum sürekli. Oysaki cidden huyum değildir. Şuan öyle sakin bir şehirde yaşıyorum ki, insanın canı güneşin altında o sıcak kumlara yatıp sabahı akşam etmekten başka hiçbir şey yapmak istemiyor. Çok uyuyorum, çok uyuduğum için hareketlerim yavaşladı. İki kez program yaptım kendim için, bilgisayarımın ekranına, yatağımın başına koydum programımı, yok faydasız… Uyanma saatini kaçırınca taşlar anında birbirini deviriyor.
En büyük sıkıntılarımdan biri de Türkçe boş muhabbet yapamamak… Ahh İstanbul’da olsam arkadaşlarım ne kadar çok boş konuşurdu, saçma saçma gülerdik. İngilizceye çevirince hiç komik olmuyor anlatmak istediğim şeyler. Neyse.

Bir kez daha program yapacağım birazdan. Uyanış saatimi dokuz buçuktan on’a alıyorum. Daha realist olsun bu kez. Gün içinde bir bölüm dizi izlemekte serbest olursa her şey daha pembe, daha sevgi dolu olacak evet. Her gün biraz yazı, her gün biraz okuma, her gün biraz çalışma, biraz bronzlaşmak ve İngilizce boş konuşma pratikleri…

Bir de yarın pazartesi olsa, hayata yeniden başlamak için ne kadar ideal olurdu…