Soluğum kesildi, bir hikâyeyi dinlemek onu yazmak kadar kolay olmuyordu. Yaşayan biri vardı karşında, bakışlarını sana kitlemiş öylece anlatan biri… Seyirci kalamayacağın kadar gerçek, konuşmaya cesaret edemeyeceğin kadar saydam. Ahh Bernetta, insanı etkileyen hikâyeler hep hüzünlü oluyordu sonunda. Düşündüm ki, benim bir farkım yok. Yıllarca bugünü bekledim. Bilmediğim bir şehirde kaybolmak, tanımadığım sokaklarda rüyalara dalmak için… O gün geldi ve ben bir oda bir salon küçük evimde mutfak masasına oturmuş bunları yazabiliyorum. Her sabah bilmediğim bir ülkede uyanıp sevdiğim bir başka kazağı giyiyorum, okula yürüyorum, yol boyu kendime soruyorum, evet şimdi?“Bir gün gelir, dünyanın bir yerinde yıllarca senin haberin olmadan yaşamış birine bütün hayatını anlatmak istersin” M.M.
22 Kasım 2010 Pazartesi
Bernetta II
Soluğum kesildi, bir hikâyeyi dinlemek onu yazmak kadar kolay olmuyordu. Yaşayan biri vardı karşında, bakışlarını sana kitlemiş öylece anlatan biri… Seyirci kalamayacağın kadar gerçek, konuşmaya cesaret edemeyeceğin kadar saydam. Ahh Bernetta, insanı etkileyen hikâyeler hep hüzünlü oluyordu sonunda. Düşündüm ki, benim bir farkım yok. Yıllarca bugünü bekledim. Bilmediğim bir şehirde kaybolmak, tanımadığım sokaklarda rüyalara dalmak için… O gün geldi ve ben bir oda bir salon küçük evimde mutfak masasına oturmuş bunları yazabiliyorum. Her sabah bilmediğim bir ülkede uyanıp sevdiğim bir başka kazağı giyiyorum, okula yürüyorum, yol boyu kendime soruyorum, evet şimdi?9 Kasım 2010 Salı
Bazen hayatta öyle bir an olur ki zaman durur..
16 Ekim 2010 Cumartesi
“İnsan ilk defa gördüğü birine ilk defa görüyormuş gibi bakmalı, hayretle…”
6 Ekim 2010 Çarşamba
ADI YOK 54, Mevsim Güz!
21 Eylül 2010 Salı
x
ben böyle huysuz değildim. avucumda tuttuklarım arttıkça hassas, huysuz birine dönüşüyorum sanki.
her şeyden, bildiğim tanıdığım ne varsa hepsinden gideceğimi düşünüp bir "oh" diyorum az sonra kalbim acıyor.
neyse. taze bir oh dedim, bir ağladım rahatladım.
yazmak mutsuzluktur!
11 Eylül 2010 Cumartesi
Bernetta
4 Eylül 2010 Cumartesi
uçak.
Sofia’da bekliyoruz. Tam bir saat oldu. Hayatımda daha komik bir şey görmedim. ‘Aktarmalı uçuş’ kavramına getirilen yeni yaklaşım bu olsa gerek. Uçaktan inmek yasak. İstanbul’a gidiyorsan elbette… Yolcuların yarısı indi, yerine yenileri geldi. Tam olarak dolmuş gibi evet. Uçak sakinleri, piste inince topluca kaptanı alkışladı. Eminim kaptan şuan çok özel hissediyor kendini. Neyse, eğer devam edersek bir saat sonra en başa dönmüş olacağım. İstanbul’a…2 Eylül 2010 Perşembe
Ölüm korkusu, gereği yerine getirilmemiş bir yaşamın sonucudur yalnızca..
19 Ağustos 2010 Perşembe
Ben çocukken de böyleydim..
13 Ağustos 2010 Cuma
Adı Yok 53! Yaz kapında..
10 Ağustos 2010 Salı
yazmış olmak için yazmadım.
Bu başka bir hayat
Burada hayat çok sakin, her şey yavaş ilerliyor. Yaşamak için kimsenin acelesi yok... Mantalite meselesi belki de her şey. Kafa yapısı farklı. İnsanlar geç uyanıyor, yorulmadan günü geçiriyor, her akşam sınırsız eğleniyor… Bir gün eğlenmekten yorulacağımı söyleseler çok gülerdim. Çok yoruldum, yemin ederim doğru. Bardakla içmek diye bir kavram yok burada, her şey çok ucuz, her şey bol, fazla… Zengin bir ülke değil aslında. Ülke demek çok komik geliyor minik bir ada sadece… Üstüne konuşacak çok şey var ama bu doğru. 19 Nisan 2010 Pazartesi
14 Nisan 2010 Çarşamba
Büyümek Zordur!

Günler bazen hızlı geçer bazen beklersin hiç ilerlemez… Bunun mevsimsel bir açıklaması yoktur her zaman. Ama öyle ya da böyle dünya döner… “Tabii acı çekeceksin, görmenin bedelidir bu. Tabii için korkuyla dolacak, yaşamak demek tehlike içinde olmak demektir. Büyümek zordur!”*
İnsan etten kemiktendi… Duygu kavramının bilimsel bir açıklaması yoktu. Adı konmuş birkaç hissiyat vardı sadece… Acımak mesela, korkmak, düşünmek vardı… Hissetmek vardı sonra…
Büyümekte çok zorlanıyorum. Eskiden her şey daha kolaydı. Okula başlamak büyük bir buhrana sokmuştu beni mesela, tüm gün sokakta oynamak yerine her gün önlüğümü giyip arkadaş olmam gereken bir sürü çocukla o sıralarda oturuyordum. Sonra bu durumu sevmeye başladım. Ortaokulun ikinci yılı başka bir şehre taşınmıştık ve yine büyümüştüm, tarifi zor bir hüzündü bu. Atlatmak diğerinden daha zor oldu… Ve hafızamın en derin üzüntülerinden biri lise hayatımın ikinci yılıydı hiç kuşkusuz. İnsan ilk aşkından ayrıldığı zaman dünya yeniden dönmeyecek sanıyor… Kimseyi yeniden sevebileceğine inanmıyor… Oysa dünya dönüyor, hafıza kötü olan her şeyi siliyordu yavaş yavaş. Geriye hep hatırlanası anılar kalıyordu…
Artık büyümek eskisinden daha zor… Artık çocukça bir aşk acısı ya da aile tartışmaları insanı eskisi kadar yaralamıyor nedendir bilinmez. Hayattan yaş aldıkça yaptığın hataların dönüşü zor oluyor sanırım. İç hesaplaşmalar acımasız, kelimeler kifayetsiz kalıyor… Hayatta para eden tek şey dürüstlük artık. Dürüst olduğun kadar kazanıyorsun.
İçimde büyük bir özlem var. Ne yapsam, kime sarılsam olmuyor. Uzun konuşmalar, uzun yazılar yetersiz… Buraya sığamıyorum… Dünyanın en güzel şehrinde yaşamaya doyamazken, kendime yeni şehirler bakıyorum.
Belki çok ülke görmedim daha, belki yeterince şehir gezemedim ama gittiğim her ülkede, her şehirde, her sokakta bir iz arıyorum. Bir koku arıyorum beni kendine bağlayacak. Bana çocukluğumun masumiyetini hatırlatacak tek bir tat bulsam ömrümü oraya serebilirdim… Ne garip oysa, kendimi bilmez yaşlarımda televizyona bakıp susam sokağını izlediğim o minik bedenimi arıyorum. Annemin getirdiği sıcak sütle kıyaslıyorum içtiğim her içeceği… Her şey eksik, her şey yarım adeta…
Evet, büyümek zordur. Yaşamak demek tehlike içinde olmak demektir tamam ama gözlerimi kapattığımda gördüğüm düşe kavuşmanın bir yolu olmalı… Düşümde gördüğüm şehri nerde nasıl bulacağımı bilmiyorum… Bulamamak, aramaktan daha yorucu…
Ah o koku için nelerden vazgeçerdim…
17 Ocak 2010 Pazar
ADI YOK 51, Mevsim KIŞ!
9 Ocak 2010 Cumartesi
güzel güzel konuşmak istiyorum
.jpg)
Okuma yazma öğrendiğimden beri bir şeyler yazıyorum. ADI YOK dergisi ile tam 9 senedir iç içeyim. O zamanlar lise üniformama alışmaya çalışıyordum, seneler boyu dergi sayfalarında izler bıraktım… Carpe diem yayınevi'ni kurmaya karar verdiklerinde uzun listeler oluşturup isim alternatiflerini sıralamıştık ve sonunda carpe diem’ de karar kılmıştık… Seneler oldu tabi bunlar olalı. Nice kitaplar yayınlandı, yayınlananlar yenilendi, başka başka projeler oluşturuldu. Bunlar olurken ben ADI YOK dergisinin editörlüğüne başlamıştım. Doğumunu, emeklemesini, koşmasını gördüğüm bu yayınevi' nin bir kitabına editörlük yaptım bugün. Kitap deneyimi farklıydı… Derginin heyecanını aynen yaşadım üstüne redaksiyon, metin derlenmesi katılınca bir ilk olmasının heyecanına doyamadım.
Hitap ettiğim yaş kitlesi nispeten daha küçüktü. Dinamik ve heyecanlı bir kitleydi bu. Elimdeki metni tekrar elden geçirip biraz eğlenceli hale getirdim aslında. Anı yakalayabilmek adına başlarda benim fikrim alınırken, artık ben o yerinde duramayan kitlenin fikrini alıyordum…
Umarım bir yerde elinize geçer ve sayfalarını çevirirken yüzünüze bir tebessüm dokunur. Bu ne kadar eğlenceli bir kitapsa bir o kadar ciddi ciddi güzel konuşma kitabı çünkü. Alıştırmaları gizli gizli yapar, ipuçlarını yakalar, anektodlardan anlamlar çıkarırsınız. Tabi unutmadan bu sadece bir güzel konuşma kitabı değil, güzel güzel konuşma kitabı…
Keyifle okumalar… : )
27 Aralık 2009 Pazar
İyi Yıllar...
30 Eylül 2009 Çarşamba
masallar(ım) eskide kaldı...

2 Ağustos 2009 Pazar
Adı Yok 49 !!
Örülmüş ağların bitmez tükenmez sancıları...
Seni bir sanıyla bana hatırlatan gümüşi anılar. Istakoz ve tuğlasız evler...Cilası akmış mobilya, boya zamanı yaklaşmış bir kadın, dondurmasından akanları düşmeden yere kurtarmaya çalışan çocuklar, uçurtmayla uçmayı hayal eden balıklar gibi çaresiz suretler...
Elden tutmak yerine, bırakıp giden bir kaderin ardından, soluksuz ve sonsuzca sıralanan lanetler... Yalnız kalmak yaz sıcağında ve umutsuzluğu düşmek... Bir kokunun burnunu yakması ve aslında bu konunun sana çok tanıdık gelmesi.
Bırakmak bir yana… Yaz akşamların da en çok bırakılmak acıtır insanı...
*
13 Haziran 2009 Cumartesi
ses
Mucizelere inanmak için yirmi iki sene beklemem gerektiğini bilmiyordum.Birini sevmek gittikçe zorlaşıyor. Zamanla acılar, yaralar arttıkça, anılar hükmünü yitirdikçe insanın peşini bırakmıyor neden.. Beklentiler, arayışlar artıyor. Çocukluğumun masumiyetini kaybedeli yıllar oldu. Mucizelerden bahsedenlere usulca güldüm bunca yıl. Aslında matematiğe olan soğukluğumdan anlamalıydım hayatın kesin yanıtları olmadığını.. Şimdi küçük bir mucizeyle gülümsemenin şekli belirsiz tadı.. Aynı zamanda hem ışık hem karanlık gibi.. Biraz senle biraz kendimle gibi..
Kaçmakla olmuyor, nihayet anladım. Anılarımı kutular içinde saklayıp yüzleşmekten sakınan, hata ettiğimde dili özre gitmeyen, yollarını mantık rehberliğinde çizen, “güven” duygusuna küskün, doğruyu yanlıştan ayırmayı pek iyi becerdiğini sanan, sessizliği örtmenin çaresini partiler olarak gören ben, hiç olmadığım kadar kendimle çelişirken buldum kendimi.. Hala yeterince büyümemiş olduğumu mucizelerle gördüm.. Şimdi kendimle, geçmişimle, çelişkilerimle yüzleşebiliyorum.
18 Mayıs 2009 Pazartesi
“cennet, onun olduğu yerdi… “
Kız uzun uzun baktı aynaya. Nefesi kesilmek yetersizdi bu hissi anlatmaya. Hassastı. Yarım asır uyumuş da bir buseyle hayata dönmüş gibi hissetti. Hayır, hayata dönmek mutlu etmedi onu.
- Nerden çıktı şimdi bu?
- Bilmiyorum. Bak! Uzattığımda sende fark ediyor musun?
Sessiz kaldı adam. Yaşı geçkindi. Çocukça geliyordu kızın düşünceleri. Oyuna meyli yoktu, belli…
- Hayır, görmüyorum, deyiverdi istem dışı bir tonla. Ne var bunda?
Ellerini sarıp sarmalayıp ceplerine koydu ve kapıyı çekip sokağa, yolun başına kadar indi. Sarmal merdivenlerin başına gelince aklına kurduğu cümleler geldi bir an. Kamondo diye merdiven mi olur diyip gülmüştü. Sonra tüylerini ürperten rüyasını anımsadı. Hızlı hızlı indi basamaklardan. Hafızasının derinliklerine itmeye çalıştı ve sesli sesli konuşmaya başladı hatırına gelmesin tekrar diye.
Yazın gelmeye niyeti yoktu anlaşılan. Kara benzer bir şey yağıyordu. Çocukluğunu gördü yanı başından koşarak inen kız çocuğunda. Kar yağdığında başını göğe çevirip ağzını açar ve kar tanelerini yakalamaya çalışırlardı. İlkokula yazdırması için ağlamıştı babasına günler boyu, yaşı küçük ezilir diye çekinmişti genç baba…
Sonrasında oynamaya bol bol vakti olmuştu sokaklarda sene boyu… Başlarda üzülse de sonraları cazibeli gelmişti oyun… Artık oyun oynamaya hiç vakti yoktu, daha da kötüsü o günlerdeki neşesi ve oyun arkadaşı da yoktu zaten…
Soğuğu hissetmek güzeldir. İnsana yaşadığını hatırlatan bir gerçekliği vardır rüzgârın… İklimler boyu süregelen rehaveti yok eder. Keskindir sınırları. Acımaz, yok sayar çelişkileri. Karanlık gibi çöküp aydınlıkmışçasına bizden birine dönüşür… Şikâyet etmedi. Fazla da umursamadı. Hissettiği her ne ise pek memnun değildi. Yaşı yaşına pek de uymayan bu adamı seviyordu ve kimin ne dediğine takılmaktan vazgeçeli biraz zaman olmuştu. Yorgunluktan dizlerinin üzerine çöküverecek gibi tükeniyordu zaman zaman. Öyle zamanlarda adam kollarının arasına naif kızı özenle yerleştirir, büyüklere masallar edasıyla cümleler sıralardı ardı ardına. Kırıklarına iyi gelirdi, tüm ayrık otları beyninden sırasıyla arınır, taze bir gülümseme yerleşirdi yüzüne…
Yüksek sesle konuşmaya devam etti. Dik yokuşa geldiğinde elleri böğründe durakladı. Durdu. Sustu. Biraz üşümüştü. Biraz canı acıyordu hala. Adam umursamazdı. Adam ne istediğini bilmesine rağmen bunu anlatmakta güçlük çekecek kadar hissizdi. Ve oyunlar oynayamayacak kadar bitkin. Oysaki kızın simsiyah gözleri onun için parlıyordu. Varlığı onunla anlam kazanıyor, güneşin parladığını ancak onunla fark ediyordu..
Hayat neredeydi? Seslerin anlam kazandığı, kırmızının beyaza çaldığı, içinden geçenin sihir olmaksızın gerçekle bir olabildiği yer…
Sahi, cennet neredeydi…?
24 Mart 2009 Salı
çünkü zaman akar..
“Ahh kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya“ diyen Gülten Akın bu dizeleri yazarken neler hissetmiştir bilinmez. Ben bu dizeyi her nezaman geçirsem aklımdan derin bir düşünce kaplıyor içimde bir yeri.
Bunu bile bile yaptım. Hayatımın en küçük zaman dilimini bile kaplayacak meşgaleyi kendi önüme kendim sundum. Düşünmeye zamanım kalmasın diye.
Geçtiğimiz günlerde bir film izledim. “seven pounds” Will smith’in başrolünü oynadığı o etkileyici senaryo evet.
Ömrümden sayısız insan geçti, hayatımı başkaları için harcadım çoğu zaman, düşünceli gecelerim oldu, kalpler kırdım zaman zaman.. Ama şimdi düşündüğümde diyorum ki kendime, ben kötü biri değilim.. Beni tek rahatlatan bu. Kurduğum cümlelerde, yaptığım işlerde, attığım adımlarda kötülük yok.... İçim burkulurken boynuna sarılıp teselli etmemem kimseyi az sevdiğim anlamına gelmiyor aslında.. İnsan bazen her şeye yetemez öyle değil mi.. Bazen sevgisini çok gösteremez. Aklıma yine okuduğum kitaptan o cümleler geliyor..
“Saçmalıklar arasında kaybolup, hayattaki büyük sırrı çözemedik. Soru da cevapsız ve amaçsız kalakaldı. Nasıl yaşadın? Neden öyle yaşadın? Neyi yapabilecekken yapmadın? Başka bir yol, başka bir anlam arıyordun. Yanlış zilleri, yanlış kapıları çaldın, yanlış yollara saptın, yanlış insanları sevdin, yanlış yataklarda uyudun. Neden hayal ettiklerini, düşündüklerini bu kadar küçümsüyorsun?” (K.M.)
Şimdi başım dik aslında, büyük pişmanlılarım yok hayatta..
İnceliklere vereceğim değerler dışında..
4 Şubat 2009 Çarşamba
adi yok 47 cikti!
16 Aralık 2008 Salı
gölgen
Gözlerini sıkı sıkı kapayıp yolunu aramak gibi el yordamıyla.
Sus desen susardım oysa.
Elini gizlemesen de heybene, gülüşünü sıyırmasan da bakışımdan, mavinin en sevmediğim tonuna sığınmasan da sus desen, susardım…
Sudan bir beden şimdi.
Sağır ve çelimsiz.
Bakışlarını çek demek yetmez! Bakışlarını götür bedenimden.
Konuşuyorsun burada.
Kendine konuşuyorsun, sessizliğe konuşuyorsun.
Kim olduğunun farkında değilsin.
Beni tasavvur ettiğini sanman? Koyverdim!
Sen kendinden bihabersin…
13 Aralık 2008 Cumartesi
gökyüzünü avuçları içinden toplayan iki çocuk
Ellerini uzandığı kadar açtı uyanınca. Gözleri kapalıyken henüz, sesi olduğundan çatallıyken üstelik, parmaklarını birbirinden tüm gücüyle ayırarak gerdi bedenini. “İşte hissedebileceğim en soğuk sabah!” dedi. “Sıcak bir kahve içmek için, elimin altındaki polara sarılmak için, canımın tropik meyveler çekmemesi için en uygun sabah… “Yaşına göre cılızdı biraz. Sıradandı boyu posu. Özensiz giyinir, saçlarını bal rengi tokasıyla derler, gevezelikten pek haz etmezdi.
Doğruldu yatağında. En sevimsiz sesiyle ve bir o kadar yüksek sesle bir şarkı söylemeye başladı. İki kelime söylüyor biraz haline gülüyor sonra devam ediyordu. Tek hamlede ayaklandı. Suretini yadsıyan bir bakışla -ama aldırmadan- devam etti yarısını kafasından uydurduğu sözlere. Hızlıca giyindi ve sokağın başındaki küçük motosikletine varana kadar mırıldanmaktan vazgeçmedi. O hep beğenip durduğu çocuk “bir vespa için neler vermezdim” dedikten hemen sonra ilk işi olmuştu bunu almak. İlginçtir ki çocuk için heyecanlanmamıştı o koltuğa oturduğunda heyecanlandığı kadar. Üstüne üstlük bir oh çekmişti, sadece motora sahip olduğundan için.
Ağır ağır yola koyuldu. Sahil yoluna döndü. Hissedebildiği en soğuk sabah da olsa, derinine çektiği nefes genzini dondurmadı. Masala sığınmasına anlar kaldığından bihaber seyrine doyamadığı denize baktı. Gözüne saniyenin onda birinde ilişen o yüz iyiye mi işaretti?
Birbirlerini yol kenarında buldular. Kuşkusuz şanslarının günüydü. Avuçlarının içinde gökyüzü bulunuyordu. Kaderin bir hediyesi. O zaman neden yarını düşünsünler idi.
Boyu kızdan biraz uzundu. Saçları biraz dağınık biraz sıradanlıktan uzaktı. Gözlerini bir tek an ayırmadılar birbirlerinden. Öyle ya kaderin bir hediyesi değil miydi o an? Diline dolanan şarkıya devam ederken gülümsedi yeniden. Kafasından attığı sözleri düzeltti çocuk. Hızlı hızlı indiler yokuştan aşağı. Ahşap eve saklandılar. İkisi de henüz çocuklardı. Birbirlerini yol kenarında bulan... Uzun uzun anlattılar susmadan… Gökyüzünü avuçlarının içinden topluyorlardı, aynı kaderlerini topladıkları gibi. Yarını düşünmekten vazgeçip…
Sessizlik bozuldu çoğu zaman. Bakışları soğuğu kırmış yanaklarını bile kızartmıştı. Kim olduğunu anlamaya çalışırken, onun bir hediye olduğunu da düşünüyordu aynı anda. Hayallerinin şehrinde bir teras katındaydı şimdi. Gözlerinin kaçırarak baktığı bir çocuktu duran karşısında. “Yarın” dediğinde çocuk kıza, “yarın ayrılıyorum şehirden” dediğinde kırmızı yanakları buza bulanmış gibi ayrıldı renginden. Gün bitiyordu acımasızca. Şanslarının günü bitiyordu. Her biri kendi yoluna devam etti. Kaderi selamlayarak. Geldiği yere döndü, bulutların içine, kız yürüyerek dönmeyi seçti. Ne olduğunu anımsamadan, nasıl geldiğini hesaba katmadan öylece sessiz yürüdü yol boyu. Yarım şarkısına aynı yanlış sözlerle devam etti.











