22 Kasım 2010 Pazartesi

Bernetta II

“Koşarak çıktım evden. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki durup derince nefes alma ihtiyacı hissettim. Sonunda istediğimi elde etmiştim. İnsanlar bir hayal kurar ve yıllarca onu gerçekleştirmek için yaşar. Böyle yapmıştım. Odamın bir köşesini yaşamayı hayal ettiğim şehirle ilgili küçük bir kütüphaneye çevirmiştim. Şehrin fotoğrafları, kültürü, yemekleriyle dolu tam bir rüya gibiydi. Aylarca yatağımdan kalktığım her sabah gözümü orda açıp, uykuya onunla dalmıştım. Tam dört sene geçtikten sonra sadece bir el bagajı ile çıkıp geldim. Burayı, bu evi tuttum, içini zevkimce döşedim, bana doğduğum şehri hatırlatan fotoğraflar, eşyalarla bezedim. İnsan yaparım sanıyor, bir şehri terk etmekle kendinden uzaklaşabileceğini sanıyor…“

Soluğum kesildi, bir hikâyeyi dinlemek onu yazmak kadar kolay olmuyordu. Yaşayan biri vardı karşında, bakışlarını sana kitlemiş öylece anlatan biri… Seyirci kalamayacağın kadar gerçek, konuşmaya cesaret edemeyeceğin kadar saydam. Ahh Bernetta, insanı etkileyen hikâyeler hep hüzünlü oluyordu sonunda. Düşündüm ki, benim bir farkım yok. Yıllarca bugünü bekledim. Bilmediğim bir şehirde kaybolmak, tanımadığım sokaklarda rüyalara dalmak için… O gün geldi ve ben bir oda bir salon küçük evimde mutfak masasına oturmuş bunları yazabiliyorum. Her sabah bilmediğim bir ülkede uyanıp sevdiğim bir başka kazağı giyiyorum, okula yürüyorum, yol boyu kendime soruyorum, evet şimdi?

Küçük bir bahçesi var evimin. Bir ağaç ve biraz çayır çimen var içinde. Evim az ilerisinde bir çıkmaz sokağa çıkıyor. Bunun bir tesadüf olduğuna inanmıyorum Bernetta, nitekim ah’ın tuttu. Sokakların hep çıkmaz olacak demiştin bana. Cadde boyunca market, büfe ve sebebini henüz anlayamasam da akşam beşte açılan bir kırtasiye var. Burası küçük bir ada, kendi küçük değilmiş gibi kendinden çok daha küçük üç tane daha ada var buraya bağlı. En tatlısı Comino. Neyse.

İnsan hareketli bir hayattan sakin bir hayata geçince çok düşünür oluyor senin de bildiğin gibi... Bazı insanların çok düşünmesi sağlıklı değildir, ben de bu tip insanlardan biriyim. Düşündükçe derinleşiyor, derinleştikçe kendi içimde yalnızlaşıyorum. İnsanlarla konuşmalarımı limitte tutuyor, kendimle kalabilmek için saniyeleri sayıyorum.

Tanımadığım daha kaç kişi var içimde Bernetta? Öyle zaman oluyor ki kendimle yüzleşip günah çıkarıyorum. Bir arkadaşıma içimi dökmekten daha zor ve daha acımasız oluyor. Kendimi acımasızca hükmediyor, çoğu kez ikinci şansı vermiyorum. Kimseden korkmuyorum kendimden korktuğum kadar. İçimde öyle büyük bir güç var ki kendimi dizginleyemiyorum zaman zaman. Dur deyince duramıyorum.

Bana demiştin ki “kendi kendini paranoyaklaştıran sensin, bir parça olsun insanlara güvenmeyi öğrendiğinde hayatının nasıl değiştiğini görüp, buna kendin bile inanamayacaksın.” Yemin ederim denedim. Sayısızca denedim, yapamıyorum. Sanki insanlar çocukken oynamayı en sevdiğim oyuncağımı almışlar gibi bir hisle kalbimi kapatıyorum onlara. Kimi en çok sevmeye çalıştıysam en çok ona güvenmekte zorlanıyorum. Bu güven duygusu sevgi ile kesinlikle ters orantılı şüphem kalmadı. Birini sevmeye hiç bu kadar ihtiyacım olmamıştı. Bernetta ben kör müyüm? Körlükten kastım önünü görememek değil, birinin kalbini görememek… Ben çabuk yaşlanıyorum bu yüzden, bir randevuya geç kalmışçasına, telaşla… Bence ben kesinlikle körüm.  

9 Kasım 2010 Salı

Bazen hayatta öyle bir an olur ki zaman durur..



Küçükken bir oyun oynardık, elimize aldığımız bir kitaptan rastgele bir sayfa açar birbirimize atfedip okurduk. ‘Şimdi bu senin için’ diye de eklerdik ardına… Aklımdan senin tuttum ve bir sayfa açtım elimdeki kitaptan, şöyle yazıyordu: “Bir yerden bir yere giderken uğranılacak bir şehir değildi o. Oradaydı; varlığından kaçmayı imkânsız kılacak kadar yakında ve birlikte var olunamayacak kadar uzaktaydı.”
Bazen hayatta öyle bir an olur ki zaman durur. Kalbin bir insan için acır, kafanı çevirecek gücü bile kendinde bulamazsın. Kendine yaklaşmak istersin, gece olsa da kabuğuma girsem dersin. Bazen öyle bir şey olur ki bir ömürlük yaşanmışlıktan öte bir tecrübeyle olgunlaşırsın. Her şêrde mi bir hayır olur diye kendine bile şaşarsın.
Zamanla öğrendiğim şeyler var benim de, insanlara değil hayata tutunmak gerekliliği kurallarımın başıydı. Her işte bir hayır vardır der geçerdim sonra… Dünyada öyle büyük acılar var ki benim üzülmeye hakkım yok hiçbir şeye derdim.
Günlerdir yatağımdan çıkacak enerjiyi kendimde bulamıyorum. Anladım ki kurallar yazıp duvara asmakla olmuyor bu iş. İnsanlara öyle de bir tutunuyorsun ki, yokluğu fikri dahi hayatını tarumar etmeye yetiyor.
Ben onun her halini gördüm. En gösterişli, en asabi, en yalnız, en pişman, en çirkin, en heyecanlı, en sevecen, en savunmasız halini tanıdım… Dudağını bükmüş hastalıktan bitkin, spor yapmaktan yorgun, gezmekten eğlenmekten tatmin, maceraya atılmaktan memnun, suç işlemiş bir köpek yavrusu gibi kulaklarını indirmiş pişman halini… Bu duyguyla özdeş bir hal bulamıyorum. Hafızamı zorluyorum ama buna eş bir his çıkaramıyorum.
Zamanla her şey unutulur derler. Unutulurdu… Şimdi eften püften çıkardığım kavgalar, ettiğim laflar öyle büyük bir vicdan azabı ki içimde, bir günah gibi içimi kemiriyor. Belki bu şehirden uzakta olacağım fikri de perçinliyor huzursuzluğumu. Bir şey olsa gitmesem diyorum, kalmam gerekse ahh…
Gözlerimi kapattım, açacağım gün belli, ben hissederim, ben anlarım o yeniden iyi olduğunda. Bunca yıl öyle saçma şeyler için gözyaşı dökmüşüm ki, şimdi anlıyorum insan hayatta sadece ne için üzülür. Bu bir nokta değil, bu bir virgül… Kendini anlaman, hayatı ölçüp tartman için bir sınav. ‘Sahip olduğum öyle güzel şeyler var ki; isyan etmeye hakkım yok’ dedi sesi. Hep böyleydi, masum ve içten… O tüm huzuruyla uykuya dalana dek uykularım yarım. O gün benim gözümü açacağım gün… 

16 Ekim 2010 Cumartesi

“İnsan ilk defa gördüğü birine ilk defa görüyormuş gibi bakmalı, hayretle…”

“İlk bulduğum biletle çıktım yola. Gece uyumadan önce bir kitaptan bahsetmiştim ya, onun etkisinden çıkamadım sanıyorum. Bir felaket hissiyle uyandım şafak vakti, iki parça eşyamla gidiverdim. Eve vardığımda her şey yolunda görünüyordu. Aklımdan geçenleri söylemedim elbette, adamcağızı yok yere kendim gibi huzursuz etmenin âlemi ne?”
Telefondaki ses susacak gibi değildi, sanki beni görüyormuşçasına başımla evetledim söylediklerini. Nezaketen birkaç kelam edip kapattım sonra. Herkesin hayatı kıymetli, edecek uzunca lafları var. Düşündüm, benim uzun cümlelerim yok. Bir sefer bana demişti ki:“Sessizsin. Etrafına saçtığın çok rengin ve sesin var, ama sen aslında sessiz birisin. Çok arkadaşın, dostun, çok işin var her zaman, çok sosyalsin, ama insanların fark edemeyeceği kadar da kapanıksın içine. İşte tam da bu yüzden yazılarında çok farklı lezzetli bir tat oluyor. Çünkü kendinle çok baş başa kalıp, çok konuşabiliyor ve çok düşünebiliyorsun. Kaleminle yazdıklarına hayran kalıyorlar sonra.” Böyle söylemişti mektubunda. Önce bana kırgın sandım, vakitle beraber ben kendimi daha iyi anladım. Kalabalıktan ne denli korktuğumu, aradığım şey her neyse onu kendimden uzakta bulamayacağımı ve sessizliğe olan düşkünlüğümü ölçtüm tarttım. “Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni ve taptaze bir ‘sen’ zuhur edilebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.”
Kırmızı ışığı fark etmemişim, ani fren sesiyle irkildim, mahçubiyetle başımı eğip yürümeye devam ettim. Günler bazen düş kareleri gibidir, yaşananlar gerçek mi ayıramazsın. Öyle bir günün içinde buldum ki kendimi düş mü gerçek mi ayıramıyorum. Bir kahve aldım yol üzerinden, saatim son on dakikamı işaret ediyordu son saniyelerin içinde yetiştim vapura. Birden bana gecenin gürültüsünde kurduğun cümle geldi aklıma “İnsan ilk defa gördüğü birine ilk defa görüyormuş gibi bakmalı, hayretle…” kendi kendime gülüyorum diye yanı başımdaki kadıncağız huzursuz oldu. Olsun. Denize öylece bakmak oldum olası hüzünlendirmiştir beni. Hüzünle indim vapurdan, yürüdüm biraz, yakındı evim. Apartmanda merdivenler ilk kez uzun geldi bana. Mektubunu gördüm kapı aralığında, artık umudu kestiğim, geleceğinden şüphe ettiğim o minicik zarfı. Elime aldım, uzun uzun baktım. En nihayetinde kapının eşiğinden geçip oturdum yere ve ilk defa görüyormuş gibi baktım ona, hayretle
  "Bu sabah erken uyandım, hala dün bana yazdığın mailin etkisi üzerimdeydi, çünkü seni düşünerek uykuya dalmıştım.. derin bir uykuydu bu geceki.. uyanmadan anlar önce seni görmüştüm rüyamda tekrar.. nedense çoğu zaman rüyanın konusunun ne olduğunu hatırlayamıyorum.. ama senin rüyamda olman bana yetiyordu bu sabah, o sıcak varlığını o anlık hissetmem bana beni bekleyen gün için lazım olan gücü veriyordu.. panjurlar sonuna kadar kapalı olmasına rağmen dışarıda günesin beni beklediğini hissettim.. kahvemi içtim, reçelli ve ballı ekmeğimi yedim, kendimi sokağa attım işe doğru.. buz gibi rüzgar esiyordu, nefesim bir an için kesiliyordu.. Hiç umursamadım o an, güneş yüzüme vuruyordu ve aklımdaki sözlerine eşlik ederek içimi ısıtıyordu!"

6 Ekim 2010 Çarşamba

ADI YOK 54, Mevsim Güz!


Siz var olan şeyleri görür ve şöyle dersiniz: Neden?
Oysa ben olmayan şeyleri hayal eder ve derim ki: Neden olmasın?
(Bernard Shaw)
*
www.adiyok.com

21 Eylül 2010 Salı

x

günler boyu dört yanımdan ittiler de az evvel bıraktılar sanki. bu rahatlık, o rehavetten bin kat iyi!
ben böyle huysuz değildim. avucumda tuttuklarım arttıkça hassas, huysuz birine dönüşüyorum sanki.
her şeyden, bildiğim tanıdığım ne varsa hepsinden gideceğimi düşünüp bir "oh" diyorum az sonra kalbim acıyor.

neyse. taze bir oh dedim, bir ağladım rahatladım.

yazmak mutsuzluktur!



“Yazmak mutsuzluktur, mutlu insan yazmaz” diyen İlhan Berk belki ilk görüşte tepki topladı. Peki, bunu genellemeye vurursak karamsarlık para ediyor mu demeliydik?

Kâğıdın üzerinde kalemi oynatmak elbette yetmiyor ölümsüz olmaya. Bugüne gelen ya da bugüne kalan kitapları sindire sindire okurken hep aynı hisse kapılıyorum, karamsarlık. “Bataklığın en derinlerindeyim ve tutunacak hiçbir dalım yok” diyordu Victor Hugo mesela...

Kitap okumak konusunda bazı prensiplerim vardır. Kitabın mutlaka benim olmasını isterim, okurken altını çizmek, tekrar elime alacağım güne kadar özenle kütüphanemin rafına yerleştirmek isterim. Her kitabın bir kimliği, bir ruhu vardır. İmza günü için İstanbul’dan kitabımı getirmesi için arkadaşıma döktüğüm dilleri anımsıyorum mesela. Anlam verememişti telefonda, yanıma geldiğinde ona dedim ki “ben bu kitaba dokundum, altını çizdim beni etkileyen yerlerin” gözleri iki katınca açıldı, beni bunun için mi getirttin der gibiydi ama “Bilsem ben aynı yerleri çizerdim senin için sonra” demekle yetindi. Neyse, anlatsam da anlamaz kimse, ben öyle seviyorum. Üstüne üstlük şöyle yazdı Ahmet Ümit kitabımı imzalarken –aşkın hep iyi ve güzel yönlerini yaşaman dileğimle- ne ütopik…

Oysaki bitirmemle günler boyu zihnimi işgal etmişti o kitap. O on öykü, okurken dahi canımı acıtmıştı. “Hayat da bitecek, güneş de soğuyacak” diyordu aynı yazar, bana güzel dileklerini sunduğu kitabın derininde…

Sonra Nietzsche… Yazdıkları çoktu, söylediği ise birbirine yakın… Bir ömürlük hastaydı, mutsuzdu… Yazdıkları nesilleri aştı. Beni en derinden etkileyen kitaplarından birinde şöyle diyordu “Hayatımın nasıl aktığını düşündükçe kendimi ihanete uğramış ya da oyuna gelmiş gibi hissediyorum; sanki bütün hayatım boyunca yanlış melodiyle dans edip durmuşum.” Ne büyük bir hüzündür bu, beyhude geçmiş bir ömrün açıklaması ne olabilir?

Ve elbette Vasconcelos… İnsanın parmakla hesabını tutacağı üçü beşi geçemeyen kitaplardan biriydi benim için şeker portakalı. Bu kitabı on iki günde yazdığını ilk duyduğumda şaşkınlığımı ifade edemedim ancak şöyle diyordu röportajında “ Bu kitabı yirmi yıldan fazla bir zaman yüreğimde taşıdım.” Bir kitabı yüreğinde taşımak ne demek? Ben söyleyeyim, yirmi yıl düşlerinde görmek demek, aklı o hikâyeyi kurgularken dili ayrı konuşuyordu demek, bu derin hüzün yaşayan küçük çocuğu yirmi yıl zihninde büyüttü demek…

Evet, diyordu ki Vasconcelos “Şimdi acının ne olduğunu gerçekten biliyordum. Ayağını bir cam parçasıyla kesmek ve eczanede dikiş attırmak değildi bu. Acı, insanın birlikte ölmesi gereken şeydi. Kollarda, başta en ufak bir güç bırakmayan, yastıkta kafayı bir yandan öbür yana çevirme cesaretini bile yok eden şeydi.”

Yazmak diyorduk, mutsuzluk mudur? Ya da bunca derinden iz bırakan metinlerin ortak noktasının mutsuzluk olması tesadüf müdür? Ben bunu ancak kendimle tartabilirim. Ve derim ki hayatım boyu yazdığım en güzel yazıları hep en büyük mutsuzluklarımla yazdım. Dilerim tesadüftür. 

01:46 ez*

11 Eylül 2010 Cumartesi

Bernetta


Sevgili Bernetta,

Gel dedin geldim. Daha önce de söyledim, ben bu şehri sevmiyorum. Ben bu şehirden gittikten sonra aklımda ne kaldıysa hiçbirini sevmiyorum. Lakin geldim.

O kışı ben de anımsıyorum, uzun bir yoldu okulun önündeki cadde. Keşke evim biraz uzak olsa diye geçirmiştim içimden. Güçlükle okula geldiğimi hatırlıyorum, diz boyu kar... O bembeyaz yolu hiç o derece boş görmemiştim, hiç susmadan yürüdük yan yana… Bana düşünde gördüğün evi anlattın. Yüzümü avucunla kavrayıp ‘hiç hayal kurdun mu?’ dedin sonra. Sen ne garip adamsın.

Ben bir hayal kurdum Bernetta. İçinde bir eş, sıcak bir yuva, üç çocuk falan yok. Ben bir hayal kurdum ve kurduğum hayalden korkuyorum. Ona ulaşmayı ne kadar istiyorsam yürümekten o derece geri duruyorum. Sen bana böyle söylemedin. Sen bana yağmur yağmayacağına dair söz verdin, aklıma düştüğün her vakit.

O yolu çok kez düşümde gördüm. Uyanıp hayaller kurdum. Vazgeçtim sonra. İnsanlar tanıdım. Ben insanları sevemiyorum Bernetta. Bu şehri sevmediğim gibi insanları da sevmiyorum. Sevgisizlik bir hastalık mı?

Aylar oldu ilk kez geliyorum yeniden buraya. Hiçbir şey söz verdiğin gibi değil. Bir bahar gecesi yağan bu yağmuru açıklayamazsın bana. Kurduğum hayalden korkuyorum, bu yağmurda ıslanmaktan, bu şehirden tekrar gidecek olmaktan, seni tekrar görebilme ihtimalimden, bana yüzünü çevirmenden, kokunu savurmandan korkuyorum.

Gel dedin geldim. Daha önce de söyledim, ben bu şehri sevmiyorum. Ben bu şehirden, ben yarın döneceğim evimden, ben soluyabileceğin tüm nefeslerden gidiyorum ve insanları sevmediğim için çok üzülüyorum.

Sevgisizlik diyordum, bir hastalık mı? 

4 Eylül 2010 Cumartesi

uçak.

Sofia’da bekliyoruz. Tam bir saat oldu. Hayatımda daha komik bir şey görmedim. ‘Aktarmalı uçuş’ kavramına getirilen yeni yaklaşım bu olsa gerek. Uçaktan inmek yasak. İstanbul’a gidiyorsan elbette… Yolcuların yarısı indi, yerine yenileri geldi. Tam olarak dolmuş gibi evet. Uçak sakinleri, piste inince topluca kaptanı alkışladı. Eminim kaptan şuan çok özel hissediyor kendini. Neyse, eğer devam edersek bir saat sonra en başa dönmüş olacağım. İstanbul’a…

Bir ay boyunca tatil yaptığım için çok yorgunum. Annem de zaten dün, “kızım çok gezdin, döndüğün gibi gel biraz yanımıza dinlen” dedi. O söylediğinde daha neler dedim ama şimdi bu cümlenin ne demek olduğunu anlayabiliyorum. Annemin son dönemde yaptığı yorumlardan sonra O’nu daha yakından tanımaya karar verdim. Geçenlerde konuşurken “yabancılarla aşk zordur kızım” dedi. Bu çok önemli bir cümle mesela… Hayat tecrübesi gerektiren bir cümle… Sormadım elbette nasıl yani diye. Neyse.

İkinci bir blog yazmaya karar verdim. Bir tane oluşturdum dün ama içime sinmedi, sildim. Umarım içime sinen bir isim bulmam çok zamanımı almaz.

Sağımda iki adam oturuyor. Telefonundan açtığı müziklerden sonra kesinlikle onlarla konuşmamaya karar verdim. Şuan gerçekten korkuyorum. 90’larda çekilen Türk filmlerinin senaristleri eminim ki bu şarkılardan ilham almıştır o muazzam senaryoları oluştururken. Neyse bu benim alanıma girmiyor.

 Hava alanında iki buçuk saat boyunca ağladığım için gözlerim yanıyor. Alt tarafı ‘hayatımda geçirdiğim en güzel ay’ sona erdi, abartacak bir şey yok. Hostes, “kahve ister misiniz?” diye sordu önce, “evet” dedim. Kahvemi uzatırken “iyi misiniz?” dedi. Sanırım iyiyim. Yok yok fena sayılmam, iyiyim.

(02.09.10 - 06:25)

2 Eylül 2010 Perşembe

Ölüm korkusu, gereği yerine getirilmemiş bir yaşamın sonucudur yalnızca..




Çocukken karanlıktan korktuğum gibi ölümden korkuyorum, bunu fark ettim. Oysa Kafka şöyle diyor bir yazısında: “Yaşamı tümüyle anlayıp kavrayan kimse ölümden korkmaz. Ölüm korkusu, gereği yerine getirilmemiş bir yaşamın sonucudur yalnızca. Vefasızlığın bir dışa-vurumudur.”
İnsanlar hayatı farklı yorumluyor, burada hemfikiriz. “Yaşamı tümüyle anlayıp, kavramak” ne demek, bundan emin değilim. Ben yaşamı anladım mı aslında bundan da emin değilim.
Ölümü düşündükçe canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Ölünce boşa gidecek diye vazgeçiyorum. Alışveriş yapmaktan soğuyorum mesela. Ne olacak onca kıyafet, dolaplar taşıyor zaten…
İnsan çocukken ölümü düşünmez. İnsan çocukken pek bir şey düşünmez aslında… Ama düşünmeye başladığımdan beri benzer şeyler geçiyor aklımdan.
Hayatı boşa geçirmek içimde büyük bir korku. Hayattan yaş aldıkça kendime dönüp içime bakıyorum. Nereye geldim. Bir yaş daha aldım, sordum yine kendime, nereye geldim?
Öyle abuk sabuk korkularım yoktur. Haa! Yüksekten çok korkarım. Küçükken karanlıktan da korkardım ama şimdi karanlığı seviyorum, aramız iyi. Bir de ayrılmaktan korkuyorum sanırım. Bir şehirden ayrılmak, bir gruptan ayrılmak, aileden ayrılmak, sevgiliden ayrılmak…
Hayatta en sevmediğim şeylerden biri, bir şehirde geçirdiğim son gece. İnsan ne yapacağına bir türlü karar veremez ya. Bir ay boyunca her gün yaptığım şeyleri bugün canım yapmak istemiyor. Valizim sere serpe bir köşede duruyor, kıyafetlerim dağınık, kitaplarım, notlarım sonra… Tüm gün ne valizimi toplayabildim, ne sahile gidebildim, ne şehre inip etrafa bakabildim. Öylece durdum. Aslında bu benim sık sık yaptığım bir şey, öylece durmak. Boş ve amaçsız… Tam anlamıyla anlamsız… Özellikle sınav dönemleri kafamı kaldırmadan okumak zorunda olduğum o yüzlerce sayfa nottan sonra verdiğim kahve molasında hep yaptığım gibi…
-          Ezgi, iyi misin?
-          Evet.
-          Niye on beş dakikadır vazoya bakıyorsun?
-          Ne? Efendim?
Gibi…
Hasılı, hayatımda geçirdiğim en hareketli yaz tatilim bitmek üzere… Ne kadar üzgün olduğum apayrı bir yazı konusu… Döndüğüm gibi gerçek hayata tam göbeğinden devam edeceğimi bilmek hem huzur verici hem ürkütücü. Yeni kitaplar, derginin yeni sayıları, kariyer planları…
Ben şanslı bir insanım. Yirmi üç yaşımda her şeye sahip olmayı zaten beklemiyorum. Sadece yaşamın sessiz sedasız ilerlemesi bazen beni korkutuyor. Gereği yerine getirilmemiş bir yaşam fikri sanırım tam olarak… Neyse.

19 Ağustos 2010 Perşembe

Ben çocukken de böyleydim..



  Bugün bir arkadaşımla kahve içerken aramızda şöyle bir diyalog geçti,
- Buraya hep babamla gelirdik, önce burada birlikte yemek yer sonra film izlemeye giderdik…
- …
  Diyalog tam olarak böyleydi evet. O an hızlıca düşündüm, ben de babamla hep şöyle yapardım demek istedim. Aklıma bir şey gelmedi, sustum…

  Babam çok iyi bir adamdır, çok sevgi dolu, insanlara karşı kibar, kültürlü, sanata eğilimi olan,  oldukça zeki bir adamdır. Hemen her konuda tartışacak donanıma sahiptir, çok okur, çok izler, en önemlisi çok dinler… Zaman zaman düşünüyorum, aslında bunu oldukça sık düşünüyorum, aramızdaki ilişkinin şeklini, boyutunu ve benzeri şeyleri işte…

  Belki en fazla beş yaşındaydım o zaman, benimle her gün konuşurdu, bana masal anlatırdı… Günümün en özel bölümüydü o saatler. Annem kıskanır gözlerle bakardı zaman zaman ilişkimize.   Hayatım boyu kimseyi Onu sevdiğim gibi sevemeyeceğime emindim. Aile tatillerimizde babam, annemin aksine sabahları erken kalkmayı sevmezdi, annem erkenden uyanıp koşuya gittiğinde ben babamla uyumayı seçerdim. Ben babamın tembel kızıydım çünkü. Yine hafta sonları birlikte tenis oynamaya giderdik, ben en çok babamla oynamayı severdim. O beni zorlamazdı, hep sağıma atardı topu, ben iyi oynadığımı düşünürdüm sonra, ah ne saf bir şey çocuk olmak…
  
  Babamla evimizi boyadığımızı hatırlıyorum mesela, boyum kısa diye ben aşağıları boyamıştım, ne büyük zevkti! Onunla yaptım her şey zevkti benim için. Onunla okumak, onunla yazı yazmak, sınav kâğıtlarını okurken Onu izlemek, Onun kucağında uyumak, Onunla tatile gitmek… Hatırladığım tüm güzel anılar on yaşımdan öncesine ait…
  
  Daha fazlasını yazamadığım için kalbim acıyor zaman zaman. Keşke diyorum, keşke on yaşımdan sonra da her şey aynı kalsaydı. Yine en çok onunla mutlu olsaydım, yine benimle zaman geçirseydi, yine derdimi anlatıp çözüm bekleyebilseydim ondan. 

  Küçükken soruların cevabı daha basitti, ödevim toplama işlemleriydi, en büyük ruhsal bunalımım parkta diğer çocuklarla anlaşamamaktı bazen, en büyük hayalim annem, babam ve kardeşimle tatile gitmekti ahhh birde doğum günü hediyelerim… Ne güzel bir karın ağrısıydı ağustos ayına girmiş olmak. Doğum günüme dört hafta kalması mesela, üç hafta, iki hafta sonra… 25i gecesi geçmek bilmezdi benim için, uyumak ne mümkün!
  
  Babamı çok özlüyorum, bir insanı yaşarken bu kadar özlemek ne garip bir duygu oysa… Beni sebep yokken aramasını, Adapazarı’na gitmiyorum diye kızmasını istiyorum. Tarif edemeyeceğim bu duygu yüzünden ona çok kızıyorum bazen, bazen kendime kızıyorum, bazen kimseye kızmıyorum sadece on yaşıma dönmek istiyorum. Bazen gülüyorum, bazen ağlıyorum. Onu seviyorum, değişmeyen bu.

13 Ağustos 2010 Cuma

Adı Yok 53! Yaz kapında..


"İnsanlar, bir adamın bütün hayatının bir tek kitapla değişebileceğinin 
farkında değiller!"

(Malcolm X)
*
www.adiyok.com

10 Ağustos 2010 Salı

yazmış olmak için yazmadım.


Bir kitap okuyorum. Epeydir okuyorum aslında, bunun için kendime ayrıca çok sinirliyim. Her neyse, şöyle diyor bir yerinde: “İnsanın belli başlı iki günahı vardır, öbürleri bundan çıkar: Sabırsızlık ve tembellik. Sabırsız oldukları için cennetten kovuldular ve tembelliklerinden ötürü geri dönemiyorlar.”

Aylarca hiçbir şey yapmadım. Tek kelime yazmadım. Bir tek kitap bile okumadım. Arkadaşlarımın hatrı olmasa belki izlediğim o iki filmi de izlemeyecektim. Ahhh, elbette bu temponun sonunda üniversiteden mezun oldum. Garip bir histi, yıllarca bunun için sınavlara girmişim, çalışmışım dedim kendi kendime. O ilk haberi almak tarifsiz bir histi, Rumelihisarı’nda en yakınlarımlaydım o sırada. Denize baktım, deniz hiç o derece anlamlı olmamıştı. Sevinçle ablamı, annemi, babamı aradım. Annem en az benim kadar sevindi, babam da bir o kadar sakin bir tepki verdi. “Mezun mu oldun? Ha tamam, iyi…” Neyse konu bu değil, sonuç olarak ben hayatımın bir basamağını daha atladım. Kendimi avukat gibi hissetmiyorum dememe gerek bile yok sanırım. Zaten avukat olmak için deli divane olduğum da söylenemez… Korkumdan planlarımı fazla açıklayamıyorum şimdiden, ama dilediğim işi yapmanın bir yolunu buldum gibi…

Karakterim tembel değil özünde, ama canım istemiyor birçok şeyi yapmayı. Erteliyorum sürekli. Oysaki cidden huyum değildir. Şuan öyle sakin bir şehirde yaşıyorum ki, insanın canı güneşin altında o sıcak kumlara yatıp sabahı akşam etmekten başka hiçbir şey yapmak istemiyor. Çok uyuyorum, çok uyuduğum için hareketlerim yavaşladı. İki kez program yaptım kendim için, bilgisayarımın ekranına, yatağımın başına koydum programımı, yok faydasız… Uyanma saatini kaçırınca taşlar anında birbirini deviriyor.
En büyük sıkıntılarımdan biri de Türkçe boş muhabbet yapamamak… Ahh İstanbul’da olsam arkadaşlarım ne kadar çok boş konuşurdu, saçma saçma gülerdik. İngilizceye çevirince hiç komik olmuyor anlatmak istediğim şeyler. Neyse.

Bir kez daha program yapacağım birazdan. Uyanış saatimi dokuz buçuktan on’a alıyorum. Daha realist olsun bu kez. Gün içinde bir bölüm dizi izlemekte serbest olursa her şey daha pembe, daha sevgi dolu olacak evet. Her gün biraz yazı, her gün biraz okuma, her gün biraz çalışma, biraz bronzlaşmak ve İngilizce boş konuşma pratikleri…

Bir de yarın pazartesi olsa, hayata yeniden başlamak için ne kadar ideal olurdu… 

Bu başka bir hayat



Başka bir şehirde yapamam sandım, doğduğum büyüdüğüm yerden uzakta kalamam… İstanbul’u seviyorum, orda yaşamayı, o karmaşayı, yaşarken yorulmayı seviyorum. Bence İstanbul’da beni seviyor. Ama burayı da seveceğim, zamanla… Şimdi başka bir ülke’de onu aldatıyormuş gibi hissediyorum.

Bugün sekiz gün oldu. Daha önce on günden fazla yurtdışında kaldığım olmamıştı, en çok kardeşimi özledim. İnsanın görmek isteyip de göremeyince cidden zoruna gidiyor. Belki İstanbul’da olsam en fazla çıkıp bir şeyler içip laflardık birlikte, film izlerdik akşam olunca, ama küçük şeyler birikince büyük oluyor işte…

Burada hayat çok sakin, her şey yavaş ilerliyor. Yaşamak için kimsenin acelesi yok... Mantalite meselesi belki de her şey. Kafa yapısı farklı. İnsanlar geç uyanıyor, yorulmadan günü geçiriyor, her akşam sınırsız eğleniyor… Bir gün eğlenmekten yorulacağımı söyleseler çok gülerdim. Çok yoruldum, yemin ederim doğru. Bardakla içmek diye bir kavram yok burada, her şey çok ucuz, her şey bol, fazla… Zengin bir ülke değil aslında. Ülke demek çok komik geliyor minik bir ada sadece… Üstüne konuşacak çok şey var ama bu doğru.

Gördüğüm her şeyi yazmak istiyorum. Ahhh!! : )))))

19 Nisan 2010 Pazartesi

ADI YOK 52, Mevsim Bahar!


"ne için yaşadığımı öğrenmek istiyorum!"
adı yok 52, mevsim bahar..
www.adiyok.com

14 Nisan 2010 Çarşamba

Büyümek Zordur!


Günler bazen hızlı geçer bazen beklersin hiç ilerlemez… Bunun mevsimsel bir açıklaması yoktur her zaman. Ama öyle ya da böyle dünya döner… “Tabii acı çekeceksin, görmenin bedelidir bu. Tabii için korkuyla dolacak, yaşamak demek tehlike içinde olmak demektir. Büyümek zordur!”*

İnsan etten kemiktendi… Duygu kavramının bilimsel bir açıklaması yoktu. Adı konmuş birkaç hissiyat vardı sadece… Acımak mesela, korkmak, düşünmek vardı… Hissetmek vardı sonra…

Büyümekte çok zorlanıyorum. Eskiden her şey daha kolaydı. Okula başlamak büyük bir buhrana sokmuştu beni mesela, tüm gün sokakta oynamak yerine her gün önlüğümü giyip arkadaş olmam gereken bir sürü çocukla o sıralarda oturuyordum. Sonra bu durumu sevmeye başladım. Ortaokulun ikinci yılı başka bir şehre taşınmıştık ve yine büyümüştüm, tarifi zor bir hüzündü bu. Atlatmak diğerinden daha zor oldu… Ve hafızamın en derin üzüntülerinden biri lise hayatımın ikinci yılıydı hiç kuşkusuz. İnsan ilk aşkından ayrıldığı zaman dünya yeniden dönmeyecek sanıyor… Kimseyi yeniden sevebileceğine inanmıyor… Oysa dünya dönüyor, hafıza kötü olan her şeyi siliyordu yavaş yavaş. Geriye hep hatırlanası anılar kalıyordu…

Artık büyümek eskisinden daha zor… Artık çocukça bir aşk acısı ya da aile tartışmaları insanı eskisi kadar yaralamıyor nedendir bilinmez. Hayattan yaş aldıkça yaptığın hataların dönüşü zor oluyor sanırım. İç hesaplaşmalar acımasız, kelimeler kifayetsiz kalıyor… Hayatta para eden tek şey dürüstlük artık. Dürüst olduğun kadar kazanıyorsun.

İçimde büyük bir özlem var. Ne yapsam, kime sarılsam olmuyor. Uzun konuşmalar, uzun yazılar yetersiz… Buraya sığamıyorum… Dünyanın en güzel şehrinde yaşamaya doyamazken, kendime yeni şehirler bakıyorum.

Belki çok ülke görmedim daha, belki yeterince şehir gezemedim ama gittiğim her ülkede, her şehirde, her sokakta bir iz arıyorum. Bir koku arıyorum beni kendine bağlayacak. Bana çocukluğumun masumiyetini hatırlatacak tek bir tat bulsam ömrümü oraya serebilirdim… Ne garip oysa, kendimi bilmez yaşlarımda televizyona bakıp susam sokağını izlediğim o minik bedenimi arıyorum. Annemin getirdiği sıcak sütle kıyaslıyorum içtiğim her içeceği… Her şey eksik, her şey yarım adeta…

Evet, büyümek zordur. Yaşamak demek tehlike içinde olmak demektir tamam ama gözlerimi kapattığımda gördüğüm düşe kavuşmanın bir yolu olmalı… Düşümde gördüğüm şehri nerde nasıl bulacağımı bilmiyorum… Bulamamak, aramaktan daha yorucu…

Ah o koku için nelerden vazgeçerdim…

17 Ocak 2010 Pazar

ADI YOK 51, Mevsim KIŞ!

“mühür gibi koy beni yüreğinin üstüne,

mühür gibi kolunun üstüne

çünkü ölüm gibi güçlüdür sevi”

(neşideler neşidesi)

9 Ocak 2010 Cumartesi

güzel güzel konuşmak istiyorum

Okuma yazma öğrendiğimden beri bir şeyler yazıyorum. ADI YOK dergisi ile tam 9 senedir iç içeyim. O zamanlar lise üniformama alışmaya çalışıyordum, seneler boyu dergi sayfalarında izler bıraktım… Carpe diem yayınevi'ni kurmaya karar verdiklerinde uzun listeler oluşturup isim alternatiflerini sıralamıştık ve sonunda carpe diem’ de karar kılmıştık… Seneler oldu tabi bunlar olalı. Nice kitaplar yayınlandı, yayınlananlar yenilendi, başka başka projeler oluşturuldu. Bunlar olurken ben ADI YOK dergisinin editörlüğüne başlamıştım. Doğumunu, emeklemesini, koşmasını gördüğüm bu yayınevi' nin bir kitabına editörlük yaptım bugün. Kitap deneyimi farklıydı… Derginin heyecanını aynen yaşadım üstüne redaksiyon, metin derlenmesi katılınca bir ilk olmasının heyecanına doyamadım.

Hitap ettiğim yaş kitlesi nispeten daha küçüktü. Dinamik ve heyecanlı bir kitleydi bu. Elimdeki metni tekrar elden geçirip biraz eğlenceli hale getirdim aslında. Anı yakalayabilmek adına başlarda benim fikrim alınırken, artık ben o yerinde duramayan kitlenin fikrini alıyordum…

Umarım bir yerde elinize geçer ve sayfalarını çevirirken yüzünüze bir tebessüm dokunur. Bu ne kadar eğlenceli bir kitapsa bir o kadar ciddi ciddi güzel konuşma kitabı çünkü. Alıştırmaları gizli gizli yapar, ipuçlarını yakalar, anektodlardan anlamlar çıkarırsınız. Tabi unutmadan bu sadece bir güzel konuşma kitabı değil, güzel güzel konuşma kitabı…

Keyifle okumalar… : )


27 Aralık 2009 Pazar

İyi Yıllar...



Geçen yıl bu vakit ne yapıyordum mesela, üstüme neler giyiyor, hangi filmleri izliyordum? Hangi kitabı okuyordum, kimleri özlüyor, zamanımı nelere harcıyordum bu vakitlerde?...
Büyük bir korku kapladı içimi. Hayatımın bir yılını daha kaybediyorum… Hayatımda neleri tamamlayabildim diye düşünüyorum.
İnsan hayatı her daim yarımdı oysa… Yaradılıştan bu yana sevgiler hep yarım, mevsimler, hayaller, yazılar, rüyalar hep yarımdı.
Elinin değdiği her şeyi insanileştirdin. Her şeye can verdin. Yeni evine yerleşme heyecanı, bir yazara ait okuduğun ilk kitap, filmlerini dizmek için özenle duvara monte ettiğin küçük raflar, dergiler, yeni elbiseler, sevdiğin insanlar… Eğer merhametin olmasaydı nasıl algılardın dünyayı? İnsaniyetine sığındığın geceler geçirdin. Kâbuslarından korkup uyuyamadığın geceler, hep ‘en uzun gece’ler oldu. Kış mevsiminin rehaveti çöktüğünde sabrın zayıfladı. “Hava güzel olsaydı yapardın” lar arttı. Mevsim böyle zor olmasa sokakta gözünden kaçmayacak şeyler kaçırdın…
Bir şeyler kaçırmak… Bir ömrü kaçırmak, mesafeler yüzünden sevgileri kaçırmak, özür dilemekten gocunduğun için arkadaşlığı kaçırmak…
Koca bir yıl… Bunun gibi yirmi iki tane bırakıp yenisine başlamak ne kadar huzur vericiyse o kadar da pişmanlıkla dolu.
Yeni hayaller, yeni fikirler, yeni insanlar.. ‘Bu yıl her şey başka olacak’ her yeni yıl gibi. Radikal kararlar alacaksın, yapamadığın şeyleri yapacaksın, unuttuğun dostlarını hatırlayacaksın, yeni yıl kartları yazacaksın, hatta uzak durduğun kalemine yeniden sarılacaksın… Bu yıl her şey başka olacak…
Sahi bu cümlenin hakkını verdiğin hiç oldu mu?

İyi yıllar…

30 Eylül 2009 Çarşamba

masallar(ım) eskide kaldı...



Artık kırmızı başlıklı kız masalları dinlemiyor olmak beni eksiltiyor... Hayal gücümün daraldığını hissediyorum. Küçükken bebeklerle hiç oynamadım, arkadaşlarım bebeklerinin evlerini kurar, onları ailelere katardı. Ben iskambil kâğıtlarından evler, okullar yapar, birinci sınıftan kalma fasulyelerimi, oyun çubuklarımı da içine koyar hayali hayat hikâyeleri yazardım.
.
Henüz ilkokul üçüncü sınıftayken kendi dergimi hazırlamıştım. "ezgi'den size"... Taze okuma yazma becerimle, boyumca ansiklopediler okur, bilgiler süzer, dergime koyardım. İnternet yoktu o zaman. Babam en yüce bilgi bankamdı. Hayatta en çok yanında olmak istediğim insandı. Boyum bir metreye varmamışken henüz, her akşam beni kucağına yerleştirir, masallar anlatırdı. Hep aynı kahraman, hep o başı beladan eksik olmayan aynı tilki... Yıllar boyu hiç bıkmadan dinledim. Babamı heyecanla bekler, beni kollarıyla sardığında gözlerimi kapatıp kendimi o meşhur ormanda farz ederdim. Orman nice mevsimler geçirdi, orman yağmurlar, soğuklar, ayazlar geçirdi.
.
Benim boyum 150 santime vardığı yıl, ilkokulu bitirdiğim yıla denk geliyordu. Babam artık öğretmenim olmuştu. Aynı okulun koridorlarında yürüsekte kollarına kendimi bırakmam yasaklanmıştı. Evde değişen bir şey yoktu, gün be gün azalan masallarım dışında...
.
Bugün boyum tam 171 santim. Yıllar oldu tek bir akşam bile kucağında uyumayalı... Ömrümün en tatlı kollarıydı onlar, yokluğunun telafisi olmayan sıcacık nefesi, bakışlarıydı. Saçları henüz beyaz değilken, sağlığı belki bundan daha iyiyken ve yılların ağırlığı henüz yüzüne çökmemişken...
.
Artık o masalları dinlemiyor olmak beni eksiltiyor. Hayal gücümün daraldığını hissediyorum. Üstüne üstlük artık hem babamın kucağına sığmıyorum hem de o tilkinin oynadığı gerçek masalı biliyorum. Her gece anlattığı farklı farklı masalların da uydurulmuş birer senaryo olduğunu... Değişen bu evet ama daha önemli olan değişmeyen şey, o adamın hayatıma işleyen sessiz sedasız sevgisi... Evleneceğim kimsede tek bulabilmeyi hayal ettiğim şeyi, merhameti...

2 Ağustos 2009 Pazar

Adı Yok 49 !!

Eski ve tozlu günlük gibi sayfaları aralanmış kaderin...
Örülmüş ağların bitmez tükenmez sancıları...
Seni bir sanıyla bana hatırlatan gümüşi anılar. Istakoz ve tuğlasız evler...Cilası akmış mobilya, boya zamanı yaklaşmış bir kadın, dondurmasından akanları düşmeden yere kurtarmaya çalışan çocuklar, uçurtmayla uçmayı hayal eden balıklar gibi çaresiz suretler...
Elden tutmak yerine, bırakıp giden bir kaderin ardından, soluksuz ve sonsuzca sıralanan lanetler... Yalnız kalmak yaz sıcağında ve umutsuzluğu düşmek... Bir kokunun burnunu yakması ve aslında bu konunun sana çok tanıdık gelmesi.
Bırakmak bir yana… Yaz akşamların da en çok bırakılmak acıtır insanı...
*

13 Haziran 2009 Cumartesi

ses

Mucizelere inanmak için yirmi iki sene beklemem gerektiğini bilmiyordum.
Birini sevmek gittikçe zorlaşıyor. Zamanla acılar, yaralar arttıkça, anılar hükmünü yitirdikçe insanın peşini bırakmıyor neden.. Beklentiler, arayışlar artıyor. Çocukluğumun masumiyetini kaybedeli yıllar oldu. Mucizelerden bahsedenlere usulca güldüm bunca yıl. Aslında matematiğe olan soğukluğumdan anlamalıydım hayatın kesin yanıtları olmadığını.. Şimdi küçük bir mucizeyle gülümsemenin şekli belirsiz tadı.. Aynı zamanda hem ışık hem karanlık gibi.. Biraz senle biraz kendimle gibi..
Kaçmakla olmuyor, nihayet anladım. Anılarımı kutular içinde saklayıp yüzleşmekten sakınan, hata ettiğimde dili özre gitmeyen, yollarını mantık rehberliğinde çizen, “güven” duygusuna küskün, doğruyu yanlıştan ayırmayı pek iyi becerdiğini sanan, sessizliği örtmenin çaresini partiler olarak gören ben, hiç olmadığım kadar kendimle çelişirken buldum kendimi.. Hala yeterince büyümemiş olduğumu mucizelerle gördüm.. Şimdi kendimle, geçmişimle, çelişkilerimle yüzleşebiliyorum.
Gül ki mucizelere ömrüm boyu inanabileyim.. Bana sessizliği ver ki, geceye cesaret edebileyim..

18 Mayıs 2009 Pazartesi

“cennet, onun olduğu yerdi… “


Kız uzun uzun baktı aynaya. Nefesi kesilmek yetersizdi bu hissi anlatmaya. Hassastı. Yarım asır uyumuş da bir buseyle hayata dönmüş gibi hissetti. Hayır, hayata dönmek mutlu etmedi onu.
- Ellerim titriyor! Ellerim diyorum… Titriyor.
- Nerden çıktı şimdi bu?
- Bilmiyorum. Bak! Uzattığımda sende fark ediyor musun?
Sessiz kaldı adam. Yaşı geçkindi. Çocukça geliyordu kızın düşünceleri. Oyuna meyli yoktu, belli…
- Hayır, görmüyorum, deyiverdi istem dışı bir tonla. Ne var bunda?
Saniyelik bir algıydı bu. Belki daha kısa… Erkekler kolay büyümüyordu tamam da bu kadarı da fazlaydı diye geçirdi.

Ellerini sarıp sarmalayıp ceplerine koydu ve kapıyı çekip sokağa, yolun başına kadar indi. Sarmal merdivenlerin başına gelince aklına kurduğu cümleler geldi bir an. Kamondo diye merdiven mi olur diyip gülmüştü. Sonra tüylerini ürperten rüyasını anımsadı. Hızlı hızlı indi basamaklardan. Hafızasının derinliklerine itmeye çalıştı ve sesli sesli konuşmaya başladı hatırına gelmesin tekrar diye.
Yazın gelmeye niyeti yoktu anlaşılan. Kara benzer bir şey yağıyordu. Çocukluğunu gördü yanı başından koşarak inen kız çocuğunda. Kar yağdığında başını göğe çevirip ağzını açar ve kar tanelerini yakalamaya çalışırlardı. İlkokula yazdırması için ağlamıştı babasına günler boyu, yaşı küçük ezilir diye çekinmişti genç baba…
Sonrasında oynamaya bol bol vakti olmuştu sokaklarda sene boyu… Başlarda üzülse de sonraları cazibeli gelmişti oyun… Artık oyun oynamaya hiç vakti yoktu, daha da kötüsü o günlerdeki neşesi ve oyun arkadaşı da yoktu zaten…
Soğuğu hissetmek güzeldir. İnsana yaşadığını hatırlatan bir gerçekliği vardır rüzgârın… İklimler boyu süregelen rehaveti yok eder. Keskindir sınırları. Acımaz, yok sayar çelişkileri. Karanlık gibi çöküp aydınlıkmışçasına bizden birine dönüşür… Şikâyet etmedi. Fazla da umursamadı. Hissettiği her ne ise pek memnun değildi. Yaşı yaşına pek de uymayan bu adamı seviyordu ve kimin ne dediğine takılmaktan vazgeçeli biraz zaman olmuştu. Yorgunluktan dizlerinin üzerine çöküverecek gibi tükeniyordu zaman zaman. Öyle zamanlarda adam kollarının arasına naif kızı özenle yerleştirir, büyüklere masallar edasıyla cümleler sıralardı ardı ardına. Kırıklarına iyi gelirdi, tüm ayrık otları beyninden sırasıyla arınır, taze bir gülümseme yerleşirdi yüzüne…
Yüksek sesle konuşmaya devam etti. Dik yokuşa geldiğinde elleri böğründe durakladı. Durdu. Sustu. Biraz üşümüştü. Biraz canı acıyordu hala. Adam umursamazdı. Adam ne istediğini bilmesine rağmen bunu anlatmakta güçlük çekecek kadar hissizdi. Ve oyunlar oynayamayacak kadar bitkin. Oysaki kızın simsiyah gözleri onun için parlıyordu. Varlığı onunla anlam kazanıyor, güneşin parladığını ancak onunla fark ediyordu..
Hayat neredeydi? Seslerin anlam kazandığı, kırmızının beyaza çaldığı, içinden geçenin sihir olmaksızın gerçekle bir olabildiği yer…

Sahi, cennet neredeydi…?

24 Mart 2009 Salı

çünkü zaman akar..


“Ahh kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya“ diyen Gülten Akın bu dizeleri yazarken neler hissetmiştir bilinmez. Ben bu dizeyi her nezaman geçirsem aklımdan derin bir düşünce kaplıyor içimde bir yeri.
Bunu bile bile yaptım. Hayatımın en küçük zaman dilimini bile kaplayacak meşgaleyi kendi önüme kendim sundum. Düşünmeye zamanım kalmasın diye.
Yarı baygın evime varıp kafamı hemencecik devireyim yastığa diye. Sonraları fark ettim ki zamanımı hemen her şeye cömertçe adarken ince şeyleri kaçırıyorum. Hayatımı özel kılan insanlara yeterince cömert davranmıyorum. Adaletten bahsederken adil olamıyorum…
Hayata yetişemediğimi görmek fena. Okumak istediğim kitaplar, izlemek istediğim filmler, görmek istediğim şehirler var. Saatler yetmiyor. Yüzüm düşüyor.
Geçtiğimiz günlerde bir film izledim. “seven pounds” Will smith’in başrolünü oynadığı o etkileyici senaryo evet.
“ Tanrı evreni 7 günde yarattı, ben ise benimkini 7 saniyede mahvettim” diye başlıyordu.
Uzun zamandır kendimi uzaktan seyrettiğim olmamıştı.. insanın kendini eleştirmesi zordur her zaman.. Yenilgileri, yaptığımız haksızlıkları, kırdığımız kalpleri hazmetmek zordur…
Ömrümden sayısız insan geçti, hayatımı başkaları için harcadım çoğu zaman, düşünceli gecelerim oldu, kalpler kırdım zaman zaman.. Ama şimdi düşündüğümde diyorum ki kendime, ben kötü biri değilim.. Beni tek rahatlatan bu. Kurduğum cümlelerde, yaptığım işlerde, attığım adımlarda kötülük yok.... İçim burkulurken boynuna sarılıp teselli etmemem kimseyi az sevdiğim anlamına gelmiyor aslında.. İnsan bazen her şeye yetemez öyle değil mi.. Bazen sevgisini çok gösteremez. Aklıma yine okuduğum kitaptan o cümleler geliyor..
“Saçmalıklar arasında kaybolup, hayattaki büyük sırrı çözemedik. Soru da cevapsız ve amaçsız kalakaldı. Nasıl yaşadın? Neden öyle yaşadın? Neyi yapabilecekken yapmadın? Başka bir yol, başka bir anlam arıyordun. Yanlış zilleri, yanlış kapıları çaldın, yanlış yollara saptın, yanlış insanları sevdin, yanlış yataklarda uyudun. Neden hayal ettiklerini, düşündüklerini bu kadar küçümsüyorsun?” (K.M.)
Şimdi başım dik aslında, büyük pişmanlılarım yok hayatta..
İnceliklere vereceğim değerler dışında..

4 Şubat 2009 Çarşamba

adi yok 47 cikti!

ADI YOK 47 / KIŞ '09
Yeni olan her şey mutlu eder seni, beni, herkesi…
Yeni bir yıl, yeni bir sayı, yeni bir mevsim.
Evet soğuk ama bir o kadar da güzel.
Camdan başını uzatıp kışı görüyorsun.
Bakışlarını ruhuna çevirip kendinle yüzleşiyorsun.
Hadi, ellerini kenetle birbirine ve sayfamı çevir.
Kelimelerimi hisset.
Kardan bir adamım ben şimdi,Yüzünü güneşe çevirmekten korkmayan…
Gel dokun bana!
BENİ OKU!!

16 Aralık 2008 Salı

gölgen

Yalınayak koşmak gibi.
Gözlerini sıkı sıkı kapayıp yolunu aramak gibi el yordamıyla.
Sus desen susardım oysa.
Elini gizlemesen de heybene, gülüşünü sıyırmasan da bakışımdan, mavinin en sevmediğim tonuna sığınmasan da sus desen, susardım…
Sudan bir beden şimdi.
Sağır ve çelimsiz.
Bakışlarını çek demek yetmez! Bakışlarını götür bedenimden.
Konuşuyorsun burada.
Kendine konuşuyorsun, sessizliğe konuşuyorsun.
Kim olduğunun farkında değilsin.
Beni tasavvur ettiğini sanman? Koyverdim!
Sen kendinden bihabersin…

13 Aralık 2008 Cumartesi

gökyüzünü avuçları içinden toplayan iki çocuk

Ellerini uzandığı kadar açtı uyanınca. Gözleri kapalıyken henüz, sesi olduğundan çatallıyken üstelik, parmaklarını birbirinden tüm gücüyle ayırarak gerdi bedenini. “İşte hissedebileceğim en soğuk sabah!” dedi. “Sıcak bir kahve içmek için, elimin altındaki polara sarılmak için, canımın tropik meyveler çekmemesi için en uygun sabah… “
Yaşına göre cılızdı biraz. Sıradandı boyu posu. Özensiz giyinir, saçlarını bal rengi tokasıyla derler, gevezelikten pek haz etmezdi.
Doğruldu yatağında. En sevimsiz sesiyle ve bir o kadar yüksek sesle bir şarkı söylemeye başladı. İki kelime söylüyor biraz haline gülüyor sonra devam ediyordu. Tek hamlede ayaklandı. Suretini yadsıyan bir bakışla -ama aldırmadan- devam etti yarısını kafasından uydurduğu sözlere. Hızlıca giyindi ve sokağın başındaki küçük motosikletine varana kadar mırıldanmaktan vazgeçmedi. O hep beğenip durduğu çocuk “bir vespa için neler vermezdim” dedikten hemen sonra ilk işi olmuştu bunu almak. İlginçtir ki çocuk için heyecanlanmamıştı o koltuğa oturduğunda heyecanlandığı kadar. Üstüne üstlük bir oh çekmişti, sadece motora sahip olduğundan için.
Ağır ağır yola koyuldu. Sahil yoluna döndü. Hissedebildiği en soğuk sabah da olsa, derinine çektiği nefes genzini dondurmadı. Masala sığınmasına anlar kaldığından bihaber seyrine doyamadığı denize baktı. Gözüne saniyenin onda birinde ilişen o yüz iyiye mi işaretti?
Birbirlerini yol kenarında buldular. Kuşkusuz şanslarının günüydü. Avuçlarının içinde gökyüzü bulunuyordu. Kaderin bir hediyesi. O zaman neden yarını düşünsünler idi.
Boyu kızdan biraz uzundu. Saçları biraz dağınık biraz sıradanlıktan uzaktı. Gözlerini bir tek an ayırmadılar birbirlerinden. Öyle ya kaderin bir hediyesi değil miydi o an? Diline dolanan şarkıya devam ederken gülümsedi yeniden. Kafasından attığı sözleri düzeltti çocuk. Hızlı hızlı indiler yokuştan aşağı. Ahşap eve saklandılar. İkisi de henüz çocuklardı. Birbirlerini yol kenarında bulan... Uzun uzun anlattılar susmadan… Gökyüzünü avuçlarının içinden topluyorlardı, aynı kaderlerini topladıkları gibi. Yarını düşünmekten vazgeçip…
Sessizlik bozuldu çoğu zaman. Bakışları soğuğu kırmış yanaklarını bile kızartmıştı. Kim olduğunu anlamaya çalışırken, onun bir hediye olduğunu da düşünüyordu aynı anda. Hayallerinin şehrinde bir teras katındaydı şimdi. Gözlerinin kaçırarak baktığı bir çocuktu duran karşısında. “Yarın” dediğinde çocuk kıza, “yarın ayrılıyorum şehirden” dediğinde kırmızı yanakları buza bulanmış gibi ayrıldı renginden. Gün bitiyordu acımasızca. Şanslarının günü bitiyordu. Her biri kendi yoluna devam etti. Kaderi selamlayarak. Geldiği yere döndü, bulutların içine, kız yürüyerek dönmeyi seçti. Ne olduğunu anımsamadan, nasıl geldiğini hesaba katmadan öylece sessiz yürüdü yol boyu. Yarım şarkısına aynı yanlış sözlerle devam etti.