günce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Eylül 2008 Perşembe

geç kalmış bir hediye...

Saçları kirpiklerine dökülen bir kadındı. Yaklaşmaya korkutan cinstendi güzelliği… Şairlere ilham verecek bir tazeydi. Gençlik tehlikelidir derler ya… Tehlike ancak bu olabilirdi…

Yedisinde öğrendiği harflerle kurduğu cümleler bir ömür ona ne verdi… Aynadaki suretinde ne gördü. Soruları yollarını çizdi. Yanıldı yeni yollardan yürüdü.
Yirmi birinde çocukluktan arındı, annelikle tanıştı. Yüreği ağzında atmaya başladı. Bilinmedik bu duyguya kapıldığında insan olduğunu anladı…

Seneler geçti üstünden. Annem olduğunu hissettiğim zamanın üstünden seneler geçti. İlk ne zaman fark ettim, ne hissettim hatırlayamam belki ama gülümsemiş olmalıyım kundakta bebek iken..

Bugün neden kalbimden her acı geçtiğinde onu arıyorum, göğsünde uyumak istiyorum. En büyük sorunları bile çözebilir çünkü. Beni kimselerin sevemeyeceği gibi sarmalar yüreğine.
Yirmi birime yeni girdiğim bu aralar gözlerim daha çok dolar oldu. Yerli yersiz çocukluklar yapıyorum. Çocukluktan arınmaya, annelikle tanışmaya öylesine uzağım ki ve de…

Geç kalmış bir hediye bu. Yıllar geçtikçe, yüzüne yerleşen çizgiler gibi değil… Bunca yıla rağmen masum kalan yüreğine küçük bir buse sadece… Hala her kalbim acıdığında andığım bir yürek O. Onun bedeninde bulduğum huzuru bugün hiçbir günümde bulamadığım bir melek…

İyi ki doğdun canım annem…

18 Ağustos 2008 Pazartesi

"paramparça senfonik"

Aylardır hayalini kurduğum tek konser alelade bir Teoman konseriydi. Şansıma sıradanlıktan en uzak olanı geldi. Senfoni orkestrası ve Açıkhava birleşince eşsiz bir Teoman performansı izlemek şaşırtıcı olmuyor elbette…
İbrahim yazıcı yönetimindeki orkestra rüya gibiydi. 1buçuk saat kadar süren konser beklenenden kısa sürdü. Teoman’ın genel anlamda şarkıların sözlerini unutması ve yanlış yerde şarkılara girmesi de olmasaydı daha mı güzel olurdu bilmiyorum :)

*
Harbiye’nin en güzel yerine kurulan Açıkhava sahnesinde daha önce bir konser izleme fırsatım olmamıştı. En güzel başlangıcı yaptım fikrimce. Benim sol yanım dışında 1tane daha boş koltuk yoktu. Çakılı doluydu konser alanı. Siyahlar içindeki orkestranın aksine beyaz smokinle sahneye çıkan Teoman’ın ilk şarkısını tamamladıktan sonra kurduğu ilk cümle “fazla tshirt ü olan var mı?” oldu. Yüzümüzü güldürmeye yetti selamlama cümlesi. Zaten ceketinden başlayarak neredeyse her şarkı da bir şeyler çıkardı üstünden.

*
Mavi mavi diyerek başladı 2.kez söylediği 17 şarkısıyla bitirdi konserini. İstasyon insanları, paramparça, gönül çelen, renkli rüyalar oteli, sürpriz, zamparanın ölümü, İstanbul da sonbahar, iki yabancı gibi şarkılarını hayatında ilk kez bir orkestranın parçası, solisti olarak seslendirdi.
*

Şebnem ferah’ın senfoni orkestrasıyla olan konserini kaçırdığım için hala üzülen ben bu konsere şahit olduğum için mutluyum oldukça… Umarım bir 3.sü gripinle gerçekleşir…

12 Ağustos 2008 Salı

iyiye yakın

Güneş çat diye gözüne doğar ya, yani öyle gelir uykunda sana. Ama güneş benim tam gözümün içine doğdu bugün. İlk kez sinirlenip panjurlarımı kapatmadım. Sinirlenip uyku gözlüğünden yardım alıp uykuma devam da etmedim. Balkonuma çıkıp yalınayak sokağı seyrettim. Biraz gülümsedim. Biraz içim serinledi, biraz soğukkanlıydım, biraz inancım vardı iyiliğe…
Aylardan beri uyuklarken minik bir buseyle hayata dönmüş gibiydim biraz… Bir günde onarılacak kırıklar değil biliyorum ama öyle diyor ya şebnem ferah’ta “bugün güzel bir gün demezsem nasıl yaşarım…?”
Bugün güzel bir gün. Bugün yağmur bile yağsa gökkuşağı çıkar ardından. Bugün rengârenk düşler görüyorum gözümün değdiği yerlerde. Bugün hiçbir çocuk üzülmüyor gibi hissediyorum. Anlam yüklemeden bakıyorum etrafıma ve insanlardan beklentilerimi yok denecek kadar aza indirgiyorum bugün…
Balıklarım uyuyordu ben uyandığımda. Tek tek konuştum onlarla. Sessizdim. Uzanıyorlardı boylu boyunca. Biraz tedirginlerdi. Gözlerinin açıklığını ona yordum.
Sahi, balıklar gözü açık mı uyur?

5 Ağustos 2008 Salı

bir yerde...

Okumaktan önce düşünmek vardı. Ağlamak acıdan önceydi. Doğarken ağlamak ne garip oysa. Ölürken de öyle. Doğmak ve ölmek… İlk nefes ve son nefes. Hiç düşündüğün oldu mu?
Aklım almıyor bazen. Uykuya onca düşkün ben, uykumdan ayrı kalıp saatler boyu düşünüyorum. Ruhumu hassas bir terazide tartıyorum. Dudaklarımı senin o en sevmediğin hali gibi kırmızıya boyuyorum. En sevmediğim renk gülümsetiyor beni.
Günlerdir çıkmadım evimden. Manasızca ayrıntıları süzüyorum. Kapıyı defalarca kez kitleyip birde sırtımı yaslayıp arkasına çöküveriyorum. Saçlarımı da elimle kavrasam tam filmlerdeki sevgilisi tarafından terk edilmiş kapının dibinde kalakalmış kız modeline benzerdim. Allahtan elim gitmiyor saçlarıma.
Yarın sabah erkenden uyanıp kendim için bir şeyler yapmaya karar verdim. Gündüzümü, gündüz vakti yaşayıp, arkadaşlarımla umut vaat eden konuşmalar yapıp, saçlarımı tekrar kestirmekten vazgeçip, elimdeki kitabı bırakıp daha eğlenceli bir tanesiyle değiştirip, renkli bluzlarımdan birini giymeye karar verdim üstüne üstlük birde gece yarısını fazla geçmeden uyumaya…
Bana şans dile… İnan şans meleklerine ihtiyacım var.

dingin

Bir yıl daha hayatta kalmama bir kaç hafta var evet… Hep böyle olur. İnsan tüm sene bekleyip yeni yaşına ramak kala sorgular hayatını. “Ömrüm nasıl geçiyor” lu soru cümleleri türetir.
Hayatım telden bir ayraç gibi. Parmaklarımı geçirmeme izin veriyor ama bedenim sığmıyor o ufak deliklerden. Kendi içimden bile geçemiyorum.
Günler sonra evimde olduğum için saçma bir huzur var içimde. Belki de dünyanın en güzel şehriydi hayır hayır kesinlikle dünyanın en güzel şehriydi Barcelona. Ve rüyadan da öteydi ibiza. madrid, valencia... Ama yine de İstanbul’a ayağımı bastığımda gülümsedim anlamsızca. Yazacak, anlatacak bir ömürlük ilham biriktirdim sanırım. Sanattan yolu geçen her kimsenin yaşamayı hayal edeceği tek yerdi orası. İspanya’nın dahi en güzel şehriydi.
Şimdi gerçek hayata dönmüş bir şeyler karalıyorum. Yaklaşan bütünlemelerimi düşünüyorum. Hayatta 1 yıl daha kalmış olmaya hazır mıyım onu sorguluyorum. Evim darmadağın eşyalarımı yerleştirmeye üşeniyorum. An’lık mutluluklar yetmiyor… Tatile gitmek, kucaklar dolusu alışveriş yapmak, kulağına mp3 takıp saatlerce yürümek, arkadaşlarına hediyeler almak… Oyalamak için kendini evet güzel bir yol ama yetmiyor…

20 Temmuz 2008 Pazar

sence de öyle mi?

elimi uzattım gücüm yettiğince. zaten hep "azıcık" kalır dokunmaya ama hep kalır bi'şeyler. eksik bi'şeyler, olmayan bi'şeyler. evet evet hep kalır...
kırmızı bir yağmurluk vardı üzerinde. nedense hatırımda kalan buydu. kırmızıyı hiç sevmem. bordoyu, açığını, koyusunu hiçbirini sevmem. yağmur renksizdir ama damlalar üzerinde şeffaf durmaz. kırmızı damlaları ve elinin tersiyle yüzünü silişini unutamıyorum sanırım. kendime pek kızmam ya, ademden gelen bir 'ben'cillik bu biliyorum. sen olsan 'genelleme ama' derdin. boşver, şimdi ben genelliyorum. zaten yokluğundan güç bulup yapmadığım pek çok şey yapıyorum. kendime sadakatim o ya, bir tek sigaraya olan tabumu yıkmıyorum. aman ne saadet!
sana inat sanki adımlarım. seni eksiltirken kendimi yükseltemesemde eski kanunlar edasıyla "kısas" diyorum. kısas olmalı! aslında çok saçma. yok öyle bir dünya farkındayım. zaten eden'de hiç bulmuyor. eğer öyle olsaydı benim de acıttığım canlar benden çıkmalıydı.
içimde dolmaz bir boşluk var. neden dersin? "kısas" yoluyla geçecek bir ergenlik kompleksi de değilki bu! tam anlatacak kelimeyi bulamadım. belki şey gibi... 2 kilometre yürüdükten sonra yanlış yola döndüğümü fark etmek gibi. ben yanlış yollara mı döndüm hep sence? yanlış ziller mi çaldım?
neyse,boşver en iyisi. sen yine boşver... kırmızı diyordum. kırmızıyı hiç sevmem. bordoyu da, açığını, koyusunu hiç birini sevmem. güçlü kadın modeli çizmiyor bende aksine. hep bi' kötü kadın rengi gibi geliyor. ama erkekte kötü erkek mi olur bilmiyorum. kötü erkek nasıl olur hoş onu da bilmiyorum... kalp kırandır sanırım. gülen gözlere ihanet eden cins... evet evet... var mı yok mu belirsiz. ilgilenmemek en iyisi belki de bu paradoxlarla. hayat demek en iyisi... zaten hayat böyle bir yerdeydi. ya vardı ya yoktu... belirsiz...
sence de öyle mi?

30 Haziran 2008 Pazartesi

sözlükmarmara


dün itibariyle sözlükmarmara'da haftalar süren çömezlik sıfatından arınarak esaslı yazar mertebesine ulaşmış bulunmaktayım!
"bknz:kriminalsenfoni" :)
artık benimde yazdığım entry'ler cümle alem tarafından görülebilmekte.
ekşi sözlükten esinlenerek hazırlanan bir kaç girişimci üniversitenin sağladığı bu toplumsal faydaya teşekkürlerimizi sunar,
bolca yorum yazmak yoluyla sözlükmarmara ailemize uzun ömürler dileriz :)
*
http://www.sozlukmarmara.com/

29 Haziran 2008 Pazar

yağmur yağdıran grup TRAVİS!

Bugün kendim için bir şey yaptım. Epeydir kurtulamadığım bir hafta daha da kurtulamayacağım kasvetli halimden arınmak adına inanılır gibi değildi bu… Parkorman’ a kurulan platformda izlediğim 3ayrı performansın ayrı ayrı tadı damağımda kaldı. Binboa elinden gelenin fazlasını yaparak konser alanını festivale çevirmişti. Minik hediyeleri vardı her biri birbirinden güzel olan…
*
Sahneye ilk çıkan ‘SAKİN’ idi. Mor ve ötesinin ilk halini andıran belki biraz daha kendine güvenen küstah tarzıyla muhteşem şarkılarını söylediler. Piyasaya karışıp çizgiyi bozmalarından korkarım. Favorimi sona sakladılar bi’ gülümsedim o an:)
*
“bu yağmur dinmez ki âdemden beri yağar durur
telaşta bu kez tekrardan ibaret abiler
sorumlu olur mu erken çöken kış akşamında
görürsen haber ve o mutlu insandan”
*
Ardından sahneyi alan Mor ve Ötesi bana hediye gibi ilk 2 albümlerinden söylediler çoğunlukla. 9 sene sonra onları tekrar konser sahnesinde izlemek güzeldi. Kendi kendime neyi protesto ediyorsam sanki... Gitmedim ama sonuç olarak birdaha konserlerine, minik tepkimle başbaşa yaşadım. İlk şarkılarının tadını arayıp da bulamıyorum artık. Zaten hep böyle oluyor… O yüzden artık yeni çıkan guruplar fazla piyasaya karışmasınlar diye dua eder oldum. Kulağımdaysa geceye dair onlardan bu şarkı kaldı… Tıpkı eskiden olduğu gibi...
*
“yüzünden başlasam gitmeye uzaklara, duymasam kimseyi
sonu olmasa ummadık rüyalarda, eksilse yok olsa bile değer
bir gün kendimi bırakıp, sana anlatsam ne olduğunu
neden sözleri yuttuğumu, gerisi zaten gözlerinde l
ütfen beni hemen uyandır, ya da hep öyle bak yüzüme
ne kork benden ne uzaktan dinle lütfen beni uyandırma”
*

Sabırsızlanmaya başlamıştık ki ‘o an’ geldi ve artık TRAVİS sahnedeydi! Oturan ahalinin hepsi ayaklanınca nefes almakta dahi zorlandık sevgili ablam ve ben. 10yıl geciktikten sonra ilk kez gelmişlerdi Türkiye’ye. Onlar bir efsaneydi… Evet, yağmur yağdıran gruptu… Öyle kapıldık ki büyüye, nasıl geçti onca zaman anlamadık. O efsaneyi sona saklamışlardı yine. Kapanış olarak belirledikleri “Why does it always rain on me” başladığı anda bir sürü insan aynı anda şemsiye açtı. Görülmeye değer bir manzaraydı… Bilindiği üzere 1999 Glastonbury festivalinde kuru ve yapışkan geçen bir günün ardından Travisin sahneye çıkıp da bu şarkıyı söylemeye başladığı ilk andan sonra yağmur yağmaya başlamıştı ve grup için belki de en ilginç dönüm noktasıydı. İnsana böyle tesadüf mü olur dedirtmesinin ardından şarkı marş haline gelmiş idi… Bu şarkıyı canlı canlı dinleme fırsatım olduğu için keyfim oldukça yerinde yalan yok :) Umarım tekrar gelmek için bir 10sene daha beklemezler..
*
27.06

23 Haziran 2008 Pazartesi

sınav dönemi manifestosu!

itirazım var arkadaş!
haziranın sonu olmuş benim hala girecek 8tane finalim var. 1buçuk ay final dönemi uygulamasını istemiyorum! evet şuanda söylediklerimi geçtiğimiz 3dakika içinde düşündüm bu doğru ama içimden geçen dilime fazla gelmedi hepsi bu.
evet kıskanıyorum.kızgın şezlongtan serin havuza atlayan, 1de uyanıp köpeğiyle gezmeye çıkan, günde 3tane film izleyen, 15saat alışveriş yapan, bomboş sağa sola bakan, romantik ve saçma televizyon dizileri izleyen, türk kahvesi içip saatlerce çene çalan, geceleri oraya buraya gidip sabaha kadar eğlenen kimseyi sevmiyorum!
ben yapışkan sıcakta 900 sayfalık kitapla cebelleşirken düşünmeye hakkım yok mu bi yerde adil olmayan bir şeyler olduğunu? üstelik haktan hukuktan bahsederken her saniye. hayır kardeşim bende çimlerde yatmak istiyorum. temmuzda hala sınavlara girmek hayat ışığımı söndürmez mi şimdi benim? annem kızmaz mı ,atma temmuzda okul mu olur gel artık yanıma demez mi?
rüyalarımda egzotik yerlere gidip tatil yapıyorum, gülücükler saçıyorum, ne biliyim dergiye yazı falan seçiyorum -o bile tatil bana ya -.
2hafta daha yaşarsam ben bida ölmem ben burdan bunu anladım. ha bide bu okul 4senede bitmez bide onu anladım!

17 Haziran 2008 Salı

evet evet, böyle!

Bugün Can Dündar’ın milliyet gazetesindeki köşe yazısını* okudum. Sustum, dinledim aklımı. Ağır bir ÖSS sorusu gibiydi diyordu “Hayattan ne öğrendiniz?” sorusuna… Kendime bunu düşünmek için ek süre bile tanıdım. Korktum önce, gergindim. Dedim ki: “ Ezgi, bu senin kendi sorunun. Yüksek sesle açıklama yapmana lüzum yok.” Sonra ise ruhuma söz geçiremeyişimi cümlelerimi sessiz kuruşuma verdim, sıyrıldım kaybedişlerimden.

Zayıf insanlardan hayatım boyu haz etmedim. Halini acındırarak anlatan, çaresiz bakışlar savurup dövünen, ağlayan insanlara acıdım. Öğrendiğim ilk önemli şey buydu. Güçlü olmak! Gerekirse evinin arka odasında ağlamak ama dik durmak. Bu duygularımın yozlaşmasına sebebiyet verdi ara ara. Ama sonunda hep buna değdi… Kaybedişlerime acımadım sonraları. Kaybetmekten korkmak değer bilmemeyi getiriyordu, anladım. Değer bilmek! Ah ne büyük bir erdem…

*16 Haziran 08 tarihli milliyet gazetesi.

11 Haziran 2008 Çarşamba

Görsel şölen diye bir kavram varsa işte budur! OPERATION : ORFEO

Caaaaanım AKM imaj yeniliği amacıyla dönülmez bir yola girmek üzereyken son kez sahnesini görme fırsatım oldu. Opera kültüründen haz etmeyen biri olarak ne tam tiyatro, ne müzikal, ne opera diye bir sınıfa hapsedemeyeceğimiz bir şölen izledim…
Kirsten Dehlholm yönetimindeki 14kişilik topluluk (sahne arkasını saymaz isek) kilise müziklerini andıran yer yer solo, yer yer koro müzikal zeminle birleşmiş. Müzikleri Bo Holten, John Cage ve Christoph Willibald Gluck imzalı. Ayrıntılar ince düşünülmüş. Yavaş ve emin hareketlerle dans eder gibiydiler adeta. 3bölümden oluşan sahnesi efsaneden tasvirle ondan bağımsız bir bedene bürünmüştü. Aralıksız sunulan bu 3 bölüm “ışık ve gölgelerden oluşan imgelerle, düz zeminlerle ve derinlikle zenginleştirilen iniş, yükseliş ve kayıp’tı.”
Çocuksu ayrıntılar hâkimdi. Ceplerinden sırayla çıkardıkları objeleri her görüşümüzde ‘yok artık’ demeye mahkûmduk… Ben en çok aynı anda balon çıkarıp üflemelerini sevdim. Sonundaki ışık oyunuysa takdire şayandı. Kendi içlerinden başlayıp ‘en arkada oturan’ beni bile içine alan ışık dalgaları ‘ne yapsak da unutulmaz olsak?’ sorusuna gelen tokat gibi bir cevaptı.
Aksilik bu ya 2kez elektrik kesildi. İzleyiciler sinirlendi. Ama sahne öyle büyülüydü ki önemsemeden devam ettik. Türkçe üst yazı çoğu yerde koptu boş boş müziği dinledik. Ama buna da ses etmedik. Sona erdikten sonra ışıklar açıldığında hala herkesin alkışlamaktan elleri patlamaktaydı. Yanımızda oturan bayan hızını alamayıp “bravo teknik” diye kendinden geçerken bizi de bir gülme tutmadı değil…
Neyse… İKSV ‘ye uzun ömürler diliyorum. Ve tiyatro festivali için önümüzdeki sezonu şimdiden iple çekiyorum…

10 Nisan 2008 Perşembe

şimdi benim yaşım hayatın neresi?

Bir arkadaşım evlendi birkaç zaman evvel. Şimdi bir başka davet mektubu elimde. Hüzünbaz bir gülümseme yüzümde. Annem ablama hamileymiş 21inde, anne olmuş 22sinde. Hayatını kendi eliyle yapıp bozmaya başlamış yani 20sinde.
Şimdi benim yaşım dedim içimden, hayatın neresi? Güvenmeli mi güzelliğe, aceleyle mi devam etmeli yoksa yürümeye?...
Ayak izlerimi kayıp görmüyorum. İzleyemediğim filmleri, öğrenemediğim dilleri, gezemediğim ülkeleri… Emin adımlara inandırdım kendimi. Sakinlik ve dinginlik ruhu besleyen C vitaminleri, inandım…
Çünkü ben daha hiçbir kuşun uçmadığı yükseklerden, daha hiçbir ayağın yolunu şaşırıp inmediği uçurumlardan geliyorum. Ve anladım ki kaybederken kazanıyorum.
Hep böyle olmadı mı? Karanlıkta otururken anlamadım mı hayat ışığımın kendimde olduğunu, tam pes etmişken inancımı yitirmişken çıkmadı mı karşıma ömrümün yarısı o küçük kız… “hoşça kal” bile demeden giderken en sevdiklerim; insanlara değil hayata tutunmak gerektiğini anlamadım mı? Ve büyük üzüntüler yazdırmadı mı bana en güzel yazılarımı?...
Biliyorum “kaybetmek” ten kurtulamam, ama buna sevgiyle bakabilirim anladım. Bana getireceği günışığına dek gözlerimi kabuslara kapatabilirim.

16 Mart 2008 Pazar

diyebilir misin kaderine biraz da seni dinlemesini..??

‘İnsanın evi gibisi yok’ denen şeyi şuan çok içten hissettim. büyük bir koltuğu kimseyle paylaşmadan işgal edip kahveme koyduğum likörün tadını hissetmeyi denedim. Olmadı. şarkı büyü edasıyla algımı kapadı. insanoğlu duygulu yaratılmış... biliyorum pek çok kez duygularımı kaybetme eşiğine geldiğimde içimdeki büyük yokluktan. Şimdi yine duygu eşiğim düşüyor, kaybetmekten en çok korktuğum şeyi kaybediyorum.bu kayıp etrafımdaki surlarımla ters orantılı… 3gün sahip olduğum balıklarımı bile kaybettiğimde bunca kederleniyorsam yılların ben’ini kaybetmek bilmem nasıl olurdu…

28 Şubat 2008 Perşembe

...

9gün süren Bursa fuarı boyunca bedenen veya ruhen benimle olan herkese teşekkür ederim.yaşadığım en güzel haftalardan biriydi.."adı yok" & "carpe diem" ailemize yeni katılan herkese bizimle bir ömür diliyorum..
sevgiler..

21 Ocak 2008 Pazartesi

..köR(üm)..

sence tesadüf diye bir şey var mı??..
ağlayarak uyanmak ,gördüğün rüyanın gerçeğe çok yakın olması gibi diyorum..sanki bir gün tesadüfen hayatının çok değişeceğini duymak
bir kahve fincanına bakıp konuşan bir insanın ağzından, kaderle oynamak mıdır?
kendini duyduğun şeyleri yaşamaya zorlamak gibi yorumlanabilirdi aslında..
ama 1.5 sene sonra ayaklarını yerden kesen adamla tanışınca gerçekten,
saçmalık olmaktan çıkar değil mi duydukların.. inanmaya çalıştıkların..
duyduğun güzel kehanetlere inanırsın sadece ,
kötü sözler ise saçmalıktır gözünde..

yok-luk


midemdeki geçicek gibi bir bulantı değil.
gözümün değdiği herşeyden tiksindiğim anlar..
suretime bile bakmaya cesaret edemediğim..
aynalara düşmanım,kaderime küskünüm ömrüm azalıyor gün be gün..
içime çekebildiğim nefes küçülüyor ve de.
artık anlamı olmayan bir cümleyim.eğreti duruyor hangi yazıya eklense..
ağlayamıyorum,
belki biraz olsun başımı dik tutabilirdim birkaç damla dökebilseydim gözlerimden.
anlamı yok anladın mı,gereği yok saatlerimin..
belirsiz bir boşluğa düşüyorum dedim ya sana..
gözümü açtığımda çok geç olmamalı
özgürlüğün tadının damağımda kalması içinn..
ummak?
boşversene..
hayatla tüm gemilerimi yaktım..
dönüşüm yok,yok..
belki..belki birkaç damla düşseydi gözlerimden?
bilmem olurmuydu faydası..