deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ağustos 2008 Cumartesi

belki bir koku...

“Hangi kurşun parçaladı gülüşünü?
Hangi ilmeğe geçirip astılar şefkatini…” (*)

Bana uzun cümleler kurma, anlayamıyorum. Aklım uzağıma düştü bu gece. Avucuma yemiş kabukları sıkıştırıp itilmiş bir çocuk gibi. Susma demiştim en son. Sustuğunda üşüyorum. Sustuğunda ben dilek tutamadan yıldızlar kayıyor…
O saatler boyu kendini izleten tablosunda olduğu gibi Dali’ nin, içimden çekmeceler dökülüyor. Sakladıklarımla yüzleşince korkuyorum. Saklamak yasak olsa ne iyi olurdu. Bir şey sindirilmeden yeni duyguya kapalı olsaydı ruh. Ne ütopik…
Bir yolda yürümek bir cümle kurmaktan daha kolay oysa. Ne tek kelime dökülüyor dilinden ne bir adım öteye gidiyorsun. Ne sakladığın ellerini gösteriyorsun ne de bana düşlerinden bahsediyorsun.
İçimden benler dökülüyor. Dedin ya yükseklere bakma. Yapamıyorum. Seninle aynı gökyüzüne bakmaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Aynı dünyada yaşayıp ayrı dünyada solumak… Kaybettiğim tüm anılarım hatırımda bu gece. Uzun cümleler kurma bana sen yinede…
Tam da bu saatte çevirmeyi seviyorum başımı göğe. Oysa bakma dedin…
Bakıyorum… Bu gece ve her gece sende bakıyorsun. Ve biz belkide bile bile sadece o maviliği paylaşıyoruz. Salt bir renk, bir doku belki bir koku…

(*)Heinz Kahlau

12 Ağustos 2008 Salı

iyiye yakın

Güneş çat diye gözüne doğar ya, yani öyle gelir uykunda sana. Ama güneş benim tam gözümün içine doğdu bugün. İlk kez sinirlenip panjurlarımı kapatmadım. Sinirlenip uyku gözlüğünden yardım alıp uykuma devam da etmedim. Balkonuma çıkıp yalınayak sokağı seyrettim. Biraz gülümsedim. Biraz içim serinledi, biraz soğukkanlıydım, biraz inancım vardı iyiliğe…
Aylardan beri uyuklarken minik bir buseyle hayata dönmüş gibiydim biraz… Bir günde onarılacak kırıklar değil biliyorum ama öyle diyor ya şebnem ferah’ta “bugün güzel bir gün demezsem nasıl yaşarım…?”
Bugün güzel bir gün. Bugün yağmur bile yağsa gökkuşağı çıkar ardından. Bugün rengârenk düşler görüyorum gözümün değdiği yerlerde. Bugün hiçbir çocuk üzülmüyor gibi hissediyorum. Anlam yüklemeden bakıyorum etrafıma ve insanlardan beklentilerimi yok denecek kadar aza indirgiyorum bugün…
Balıklarım uyuyordu ben uyandığımda. Tek tek konuştum onlarla. Sessizdim. Uzanıyorlardı boylu boyunca. Biraz tedirginlerdi. Gözlerinin açıklığını ona yordum.
Sahi, balıklar gözü açık mı uyur?

9 Ağustos 2008 Cumartesi

yasaklanması gereken şarkılar...

“görmüyor musun kabuk bağlamıyor kanattığın hiçbir yaran
hiçbir zaman geri dönmüyor kaybettiğin onca insan
saat dört olmuş arıyorsun çaresini hüznün kederin
acıdan başka dermanı yok ki boşvermiş bünyenin”
**
Bazı şarkıların yasaklanması gerektiğini düşünüyorum. Hayır ciddiyim. İlk sıraya açık ara yerleşen şarkı “dört” olmalı! Hani şu gripin’ in insanı hayattan soğutan şarkısı. Zaten “bir şarkıya takılmışsan ,üstüne çökmüşse sözleri yanında hüzün” diye başlayan sözlerden ne beklerdim ki??
Hepimiz safça düşünüyoruz değil mi? Aslında aklından geçen, diline gelmeyen, kafanı duvarlara vurma isteği uyandıran içinde, daha kötüsü olamaz dediğin her şey insanlar için… Aynı duyguyla gülümseyip yine aynılarıyla düşüyor yüzümüz. Ama hepimiz en büyük acıları yaşadığımızı, en dönülmez yollarda kaybolduğumuzu, en dipte, herkesten daha dipte olduğumuzu düşünüyoruz. Aynı şeyleri yaşadığını anlatan biriyle karşılaştığımızda ise onu hemen ruh ikizimiz ilan ediyoruz.
“İnsanlar 2durumda söylediklerine inanamazlar. Birincisi rüyalarında ikincisi âşık olduklarında” diye bir replik duymuştum bilmiyorum hangi filmdeydi. Bu şarkıyı defalarca kez dinledikten sonra asla inanamayacağım sözler söyledim. Ama âşık mıydım yoksa bir rüya mıydı onu net hatırlayamıyorum. Bildiğim tek şey bu şarkı yasaklanmalı. Hiç kimsenin bulamayacağı yerlere saklanmalı…

**http://www.youtubegir.org/browse.php?u=%3DxHLz1vLW1JLBSSA9L3CbATquq3Yg92LhHzL1EKqiyaY3q3qi8vB2n43q3p90ro2n5rn26pq&b=29

5 Ağustos 2008 Salı

dingin

Bir yıl daha hayatta kalmama bir kaç hafta var evet… Hep böyle olur. İnsan tüm sene bekleyip yeni yaşına ramak kala sorgular hayatını. “Ömrüm nasıl geçiyor” lu soru cümleleri türetir.
Hayatım telden bir ayraç gibi. Parmaklarımı geçirmeme izin veriyor ama bedenim sığmıyor o ufak deliklerden. Kendi içimden bile geçemiyorum.
Günler sonra evimde olduğum için saçma bir huzur var içimde. Belki de dünyanın en güzel şehriydi hayır hayır kesinlikle dünyanın en güzel şehriydi Barcelona. Ve rüyadan da öteydi ibiza. madrid, valencia... Ama yine de İstanbul’a ayağımı bastığımda gülümsedim anlamsızca. Yazacak, anlatacak bir ömürlük ilham biriktirdim sanırım. Sanattan yolu geçen her kimsenin yaşamayı hayal edeceği tek yerdi orası. İspanya’nın dahi en güzel şehriydi.
Şimdi gerçek hayata dönmüş bir şeyler karalıyorum. Yaklaşan bütünlemelerimi düşünüyorum. Hayatta 1 yıl daha kalmış olmaya hazır mıyım onu sorguluyorum. Evim darmadağın eşyalarımı yerleştirmeye üşeniyorum. An’lık mutluluklar yetmiyor… Tatile gitmek, kucaklar dolusu alışveriş yapmak, kulağına mp3 takıp saatlerce yürümek, arkadaşlarına hediyeler almak… Oyalamak için kendini evet güzel bir yol ama yetmiyor…

30 Haziran 2008 Pazartesi

kriminal denemeler

Korku, korku, korku… Yaşam giyotinin gölgesinde bir terör rejimiydi.
Adımlarını hızlandırdı her ihtimale karşı. Nefesini tuttu ve döndü.
-‘ İstediğin nedir? ‘ diyebilmişti.
Korkusu küstahlığına dönüştü. Karşısında duran acımasız bir haydut değildi. Bir ayyaştı, suya küs bir ayyaş… Gecesini geçirmeye yetecek şarap parasıydı istediği.
Gece vakti sokaklar tekin değildi. Hele Beyoğlu sokakları hiç değildi. Bu günlerde kaçakçılar, fahişeler, iki cinayet arasında burada dinlenen katillerle dolup taşıyordu bu yollar.
Belki buradan gitmeliydi. Belki sadece bu geceyi geçirip sonra aradığı şeyi bulmaya koyulabilirdi. Bulmak evet! Ama nasıl? Neyi nerede bulacağına bağlıydı bu. Ya şimdi? Çarşaflarına yalnız insanların kokusu sinmiş boş bir otel odasına mı sığınacaktı?
Kapıdan girecekti. Bu ona yalnız olduğunu hatırlatacaktı. Yastık kılıfında kimliği belirsiz bir saç kılıyla karşılaşacaktı, duvarlar yabancı gelecekti, içinden konuşmak gelmeyecekti.
Bir çakmak aleviyle aydınlandı gece, sigarasını yaktı. Yanı başına geldiği otelin bozulmuş tabelasına baktı, sonra kafasını çevirip hızla yürümeye başladı. Her adımda uzaklaştı o otel odasından ve herkesin ama hiç kimsenin karanlık sokaklarından.
Aradığı şeyi bulmalıydı. O şey her neyse buradan çok uzaktaydı. Bulmak evet! Ama nasıl?

19 Haziran 2008 Perşembe

Ey ulu yıldız! Kendilerine ışık saçtıkların olmasaydı saadetin nerde kalırdı?*

İçimde kırmızı desen değil, mor desen değil, yeşil, mavi hiç değil belki “ala” renkli bir ruh geziyor. Bir yolda yerli yersiz durup ‘kimsin sen?’ diyor bana… KİMSİN SEN?
Hava soğuk. Yaz aylarının en soğuk perşembesi belki. Kar yağmıyor evet ama düşlerime ince bir siyahlık çöküyor. Susuyorum.
Konuştuğumda hep sana kurdum cümleleri. Şimdi ‘içimi dış yaptığım sen’, benden bağımsız bir ruha dönüşmüşken, anlıyorum ki kızmak, ağlamak işe yaramıyor bugün. Ve aklından geçen – bizi eksilten her ne ise işte o- bedenine tekabül ettiğinde sıkı sıkı saracak bir ‘biz’ zaten kalmıyor…
Gelecekten bahsedenlere usulca gülüyorum. Küstahlığım kendini ele veriyor. İnsanın 1günlük yaşaması gerektiğini unutuyorlar. Bugünün mutluluğunu ertelemek ertesi gün ‘keşke’ doğuruyor. Gelecek hayalleri kurmak… Ah ne büyük aptallık oysa! Bunu biliyorum evet. Cesedi yakılıp kül olacak insancık’ ın son sözü gibi diliyorum. Bugünden sonrası yakılacak ve külleri saçılacak! Evet evet güzel söyledim. Soğuk bir yaz günü kadar güzel ne olabilir?
Hava soğuk. Yaz aylarının en soğuk perşembesi belki. Kar yağmıyor evet ama düşlerime ince bir siyahlık çöküyor. Susuyorum.
Vasiyetim temada saklıdır!

Küller – Gelecek
Gelecek – Küller
Gelmek – Kül
Kül - Gel

*Nietzsche

17 Haziran 2008 Salı

gece oyun oynuyor aklıma!

Bordoya çalan bir gramofona o eski plağı koyduğunu gördü düşünde. Kâbus gibi bir gece demişti uyumadan önce. Uyumamalıydı bu gece, içinde onun olduğu rüyalar göreceği kesindi… Şehirde onsuz geçen ilk günden beri bu böyleydi, her gece farklı rollere bürünüp başrol oynuyordu. Sahte gülümsemelerle bazen, bazen pişmanlıkla, bazen de sevgiyle kendisini göğsüne sardığını görüyordu… Değişmeyen tek şey yanılgısıydı. Ama yanılmak huzur getirmiyordu…

11 Haziran 2008 Çarşamba

Görsel şölen diye bir kavram varsa işte budur! OPERATION : ORFEO

Caaaaanım AKM imaj yeniliği amacıyla dönülmez bir yola girmek üzereyken son kez sahnesini görme fırsatım oldu. Opera kültüründen haz etmeyen biri olarak ne tam tiyatro, ne müzikal, ne opera diye bir sınıfa hapsedemeyeceğimiz bir şölen izledim…
Kirsten Dehlholm yönetimindeki 14kişilik topluluk (sahne arkasını saymaz isek) kilise müziklerini andıran yer yer solo, yer yer koro müzikal zeminle birleşmiş. Müzikleri Bo Holten, John Cage ve Christoph Willibald Gluck imzalı. Ayrıntılar ince düşünülmüş. Yavaş ve emin hareketlerle dans eder gibiydiler adeta. 3bölümden oluşan sahnesi efsaneden tasvirle ondan bağımsız bir bedene bürünmüştü. Aralıksız sunulan bu 3 bölüm “ışık ve gölgelerden oluşan imgelerle, düz zeminlerle ve derinlikle zenginleştirilen iniş, yükseliş ve kayıp’tı.”
Çocuksu ayrıntılar hâkimdi. Ceplerinden sırayla çıkardıkları objeleri her görüşümüzde ‘yok artık’ demeye mahkûmduk… Ben en çok aynı anda balon çıkarıp üflemelerini sevdim. Sonundaki ışık oyunuysa takdire şayandı. Kendi içlerinden başlayıp ‘en arkada oturan’ beni bile içine alan ışık dalgaları ‘ne yapsak da unutulmaz olsak?’ sorusuna gelen tokat gibi bir cevaptı.
Aksilik bu ya 2kez elektrik kesildi. İzleyiciler sinirlendi. Ama sahne öyle büyülüydü ki önemsemeden devam ettik. Türkçe üst yazı çoğu yerde koptu boş boş müziği dinledik. Ama buna da ses etmedik. Sona erdikten sonra ışıklar açıldığında hala herkesin alkışlamaktan elleri patlamaktaydı. Yanımızda oturan bayan hızını alamayıp “bravo teknik” diye kendinden geçerken bizi de bir gülme tutmadı değil…
Neyse… İKSV ‘ye uzun ömürler diliyorum. Ve tiyatro festivali için önümüzdeki sezonu şimdiden iple çekiyorum…

15 Mayıs 2008 Perşembe

elinde kalan [ gönderilmemiş mektuplar ]

"gelse de, temelli kalsa da her kadın gibi günün birinde çeker gider björk.çünkü kadınların gitme noktası vardır.hayat gelipte o hassas noktasına tekabül ettiğinde çeker gider her kadın..elbette geldiği gibi,her kadın gibi björk'te gider.."

bir sabah o bilindik şarkıyla uyanırsınız ancak ses onun sesi değildir.gözlerinizi açarsınız ve yatağınızda bir yabancıyla göz göze gelirsiniz.o bilindik ezgiler onun dilinden dökülür.günaydın der size,günaydın kelimesinin yanına iliştirdiği kelime aşkım değildir,sevgilim değildir.onun seslendiği gibi seslenir size.eğreti gelir kulağınıza tınısı..sevdiğiniz kadının sesini ararsınız,yanınızdaki o kadını kendisi sanar..tutarsınız elini hem de hep onun tuttuğu gibi,iki parmağını alırsınız avucunuzun arasına yalnızca.alışmak istemezsiniz..alışırsınız ancak..geçmiştir zaman.adım adım geçmiştir sizin gözleriniz kapalıyken.uykular arası geçişte anlamazsın elini tutan kim.sarılırsın bir yabancıya,sevdiğini o sanıp..ona yaparsın kumdan kalelerini.ona söylersin en sevdiğin şarkıları.şarkılar...sizin şarkınızdır aslında dilinizden dökülen..o bilmez..benimser kendinin gibi.yanında geçirdiğiniz son zamanları hatırlarsınız..gitme diyip içinizden ona karşı suskun kaldığınız anlar..göz yaşlarınızın yanına iğnelediğiniz son cümleniz."sen benimsin!ben vermediğim sürece kimse alamaz seni benden...!!"peki söyleyin,izin verdiniz mi sevdiğinizin gitmesine??..onu başkalarının sevmesine razı oldunuz mu..??"gitme noktasına" gelmiş o kadına kolundan tutup "kal" diyemediniz mi??gidemezsin yüreğim sendeyken demediniz mi gerçekten?..geçen zamana inat kimi sevsem sensin demek ağır mı geldi gururunuza..yaptığınız hatalar,veripte tutmadığınız sözler,sevgisini acımasızca harcadığınız günler gelipte önünde size geçit vermediğinde,istediğiniz an öpüp sardığınız kadını hiç özlemediniz mi??uzaktan öylece bakıp onun hatalarıyla mı avuttunuz kendinizi??

beraber söylediğiniz şarkıyı bir yabancıya ezberlettiniz acımasızca..ona seslendiğiniz gibi seslendiniz hayatınıza yeni girene."hokus pokus" dediğinizde "puff" demeye alıştırdınız belki de.hayatınıza gireni onun kalıbına sokmaya çalışmak,yeni bir "o" yaratmak fikrinizde, acıtmadı mı yüreğinizi?iyi ki doğdun derken bir yabancıya,anımsamadınız mı onunda bir yaş büyüdüğünü aynı anda..peki bunları yaparken vicdanınız rahat mı?hayatta en büyük suç seven bir kalbi aldatmaktır.ve en mahir metafizik bile bu aldatıyı mazur göstermez..şimdi yalnızsınız geceleri.çalan her telefona o ararsa belki diye bakıyorsunuz.bir gece telaş içinde,aklınıza takılan bir soruyla uyandınız."sonunda elinize kalan neydi?"izin vermiş miydiniz sevdiğinizin gitmesine??..onu başkalarının sevmesine razı olmuş muydunuz..??"gitme noktasına" gelmiş o kadına kolundan tutup "kal" demek,gidemezsin yüreğim sendeyken demek yerine gururla örülü kabuğunuza mı çekilmiştiniz??savaşmak için mat olmayı beklemekle ne geçti elinize??cevap bulabildiniz mi??
birlikteyken bihaberdiniz geçen zamandan.saat gece yarısını vurduğunda Beyoğlu’nun sokaklarında koşarak zar zor yetiştiğiniz son araba sizi hayata yetiştirebildi mi?hiç edilen onca zamanın,istasyonda 2dakika ile kaçırdığınız metrodan ne farkı kaldı?oysa geçen sefer o vardı yanınızda,istasyonda..beklemişti sizi.gözleri kocaman..endişeyle..telaşla..gözünden süzülen damlayı silmiştiniz elinizle..
kabuslar görüyor musunuz geceleri?günah çıkarıyor musunuz gecenin karanlığına başınızı göğe kaldırıp?günah bedeninizi yakıyor mu?bu nasıl yangın diyor musunuz?soğuk soğuk terliyor musunuz??terasınıza oturup kareleri mi sayıyorsunuz yoksa?yalan yüzünüze yakışmıyor..elleriniz yetmiyor mu duygularınızı kapatmaya?yenildiniz mi yakışıklı dövüşçü??yenilmek size yakışmıyor...radikal kararla alıyor musunuz son zamanlarda?mesela 3le 4ü toplayıp 8 olduğunu iddia ediyor musunuz ısrarla?herkese,her şeye inat siyaha beyaz diyor musunuz?paradokslara son yazıyor musunuz??gözleriniz yanıyor mu kar yağdığında?ruhunuza çiğ düşüyor mu??her şeye ait olmak isterken hiçliğe sıkıştığınız oluyor mu?kime ait olduğunuzu unutuyor musunuz bazen?belli ki çoğu zaman..cevapsız kalan tek bir soru kaldı.."sonunda elinize kalan neydi?"izin vermiş miydiniz sevdiğinizin gitmesine??..onu başkalarının sevmesine razı olmuş muydunuz..??"gitme noktasına" gelmiş o kadına kolundan tutup "kal" demek,gidemezsin yüreğim sendeyken demek yerine gururla örülü kabuğunuza mı çekilmiştiniz??savaşmak için mat olmayı beklemekle ne geçti elinize??cevap bulabildiniz mi??


'2005 istanbul
(yazılarımı silmekten vazgeçmeye başladım)

30 Nisan 2008 Çarşamba

..kelimeler..

Şefkatten ölecek derecede hisli, içli bir halde bağrına basma ihtiyacı duydu. “bu şehir güzel rüyalarımı aldı!” dedi fısıltısında. Hep annesinin gülen gözlerini, ona bahsettiği masalsı dünyayı görürdü oysa uykuları arasında. Babasını anımsadığında, ceketinin iç cebindeki ince tarağıyla saçlarını taradığı gelirdi hatırına keyifli zamanlarında. Az rastlanır bir durumdu evin tek çocuğu olmak. Şekerlemeler için rakibi doğmamıştı hiç. Doğamamıştı annesinin rahmine düşen cemreler. Yeşile çalan örtüsünün süslediği saçlarıyla tahta bir beşiği sallarken - O, tahta beşikte sallanırken yani – dinlediği ninniler bugün düşleriydi. Kelepire alıcı bulamayan bezgin düşler…

10 Nisan 2008 Perşembe

şimdi benim yaşım hayatın neresi?

Bir arkadaşım evlendi birkaç zaman evvel. Şimdi bir başka davet mektubu elimde. Hüzünbaz bir gülümseme yüzümde. Annem ablama hamileymiş 21inde, anne olmuş 22sinde. Hayatını kendi eliyle yapıp bozmaya başlamış yani 20sinde.
Şimdi benim yaşım dedim içimden, hayatın neresi? Güvenmeli mi güzelliğe, aceleyle mi devam etmeli yoksa yürümeye?...
Ayak izlerimi kayıp görmüyorum. İzleyemediğim filmleri, öğrenemediğim dilleri, gezemediğim ülkeleri… Emin adımlara inandırdım kendimi. Sakinlik ve dinginlik ruhu besleyen C vitaminleri, inandım…
Çünkü ben daha hiçbir kuşun uçmadığı yükseklerden, daha hiçbir ayağın yolunu şaşırıp inmediği uçurumlardan geliyorum. Ve anladım ki kaybederken kazanıyorum.
Hep böyle olmadı mı? Karanlıkta otururken anlamadım mı hayat ışığımın kendimde olduğunu, tam pes etmişken inancımı yitirmişken çıkmadı mı karşıma ömrümün yarısı o küçük kız… “hoşça kal” bile demeden giderken en sevdiklerim; insanlara değil hayata tutunmak gerektiğini anlamadım mı? Ve büyük üzüntüler yazdırmadı mı bana en güzel yazılarımı?...
Biliyorum “kaybetmek” ten kurtulamam, ama buna sevgiyle bakabilirim anladım. Bana getireceği günışığına dek gözlerimi kabuslara kapatabilirim.

20 Kasım 2007 Salı

gülümsedim

Sicim gibi bir yağmurun indiği boş sokaklarda kayboldum. Oysa yağmur yağmazdı bu şehirde sen beni yüreğine sarmaladığında ilk kez. Toz kokusu genzi yakardı. Gün, geceye geç dönerdi. Uzaktan uzağa konuşur, uzaktan uzağa büyütürdük birbirimizi dünyamızda. Ne aynı şehirde nefes alabileceğimiz belli o zamanlar, ne aynı ülkede… Kötüsünü düşünme derdin ya ben buğulu baktığımda, düşünmedim. Kötüsünü vermedi hayat bize. Seni yaşamam için bana şans verdi.

Hayat, beni sana emanet etmişti. Anne kucağının, baba sıcağının boşluğuna taliptin önceleri. Sonra açılan tüm boşluklarımı saran yine sendin. Öyle derin dokundun ki yüreğime, duam oldun, ruhum oldun. Yüzüne dokunmaya kıyamadığım…

Varlığın bir meltem gibi hafifçe dokundu yüzüme. Bir ömür dolusu hayal kırığı sere serpe yatarken içimde, -ellerinde kesilse birçok kez- ayırmadın düş acısı, aşk acısı, olmamışlık acısı diye topladın bir bir hislerimden.
Yokluğunu düşünüyorum. Seni bensiz bıraktığım zamanları. Açmadığım telefonları, yersiz serzenişlerimi, sonraları aldığım nefeslerin yetmeyişini, en içimde acıyan şeyin varlığını yok saymayışımı… Bir şey eksik ama diye başlayan cümleler, ellerimin hep soğuk kalması yokluğunda… Ellerim üşürken ruhum nasıl ısınabilirdi ki… Ağlayarak arayışım geliyor hatırıma ardından seni. Başka bir şehrin gecesinden seni arayışımı, gevelediğim birkaç kelimeyi… O zaman bile bana kıyamayan sesinle bana nasıl huzur verdiğini anımsıyorum. Nasıl çekip aldığını beni hayattan yeniden.
Hayat benim için zor geçmişti. Bana çocukluktan kalma izlerini anlattığında iki uzak insandık. Yuvada geçen günlerini, annenin, babanın seni almayı unuttuğunda tek başına beklediğin saatleri… Yarım cümlene ben devam etmiştim. “Gündüz oynamak için birbirini ezdiğin oyuncaklara bu kez dokunamazdın değil mi?” dediğimde bana bakışını, kimsenin anlayamayacağı o acıtan bakışını anımsıyorum. İlk kez aynı şeyleri yaşadığım birinin gözleriydi bana baka o bir çift göz, senindi. Herkesin gülerek cevap verdiği bu küçük ayrıntı beni acıtmıştı, biz yapmıştı yaşananları.
Şarta bağlanmış gibi her canım acıdığında aynı giysileri giyer, aynı yola döner, bir parça susar, bir parça yürürdüm. Ama böyle olduğunu fark etmem sanki hayatımla ilgili müthiş bir şeyi keşfetmişim hissi uyandırdı bende, gülümsedim. Her gün yürüdüğüm bu alelade yola sayısız anlam yükledim. İçimden bizim için bir avuç iyilik geçirdim.
İçimdeki aleve dokunsun istedim tenin. Gözlerin, gözlerimden okusun kendini… İstedim ki yağmur gibi içime yağ. Öyle temiz olsun yüreğim, öyle berrak olsun ki; içimde seni rahat göreyim.


1 Eylül 2007 Cumartesi

masal meseLa

**sıR 'a..

“Ne istedim biliyor musun?
Eller yukarı...!
Bu bir soygundur.
Halk kütüphanesinde geçti bir gün aklımdan
Hiç düşünmeden kalktım ayağa
Bağırdım sonra
Sonra..sonra..sonra..
Anladım ki hukuku düzeni bozanlar yazmalıydı aslında...”

Genzini yakan bir kokuyla uyandı. Uyanmayı en sevmediği saatte, en sevmediği şekilde. Kalın siyah perdelerini özenle seçmişti oysaki sırf bu nedenden. Sabahın ilk ışığını yüzünde hissetmekten haz etmezdi doğduğundan bu yana.
İnsanların bir çoğundan farklı olarak ümide anlam yüklememişti hayatında. Siyah kalın perdelerinin çapraz duvarında odasına ait tek dekor olan bir pano asılıydı.
“ Ümit mi? Ümit en son kötülüktür!”
Bu neydi şimdi dedirten bir his yaratırdı görenlerin aklında..

“Ümit en son kötülüktü evet. Pandora’nın kutusu açılıp Zeus’un içinde sakladığı bütün kötülükler dünyaya saçıldığı zaman orada son bir kötülük kaldığndan kimsenin haberi olmamıştı.”ÜMİT” O zamandan beri , yanlışlıkla kutuyu ve içindeki ümidi iyi şans olarak yorumladık. Fakat Zeus’un arzusunun insanların kendilerini işkenceye teslim etmeleri olduğunu unuttuk. Ümit kötülüklerin en kötüsüdür çünkü işkenceyi uzatır. “ *

Bir oda, yerde kitaplar,işlevsiz plaklar, kül rengi bir gramafon, tabure köşelerinde özensiz çıkarılmış birkaç parça kazak pardesü..
“Gitmek” kelimesinin hayatında bir yansıması olmayan kimse gördün mü? Ardında bırakmak , arkada kalmak, arkasından bakmak ya da...?
-“Gördüm evet!” diye sert bir çıkışla kalktı doğrulduğu yatağından.
-“Gördüm ya sende!”dedi bu kez , aynadaki belli belirsiz suretine.
-“Gitmek senin gibiler için önemsiz değil mi?” Sanki küçümser bakışlar attığı kendisi değildi. Arkasında bırakacak bir şeyleri olmayanar gitmekten, terk etmekten korkmazlardı çünkü.
Her temas iz bırakırdı ruhta. Bomboş ruhlar boşa geçmiş hayatlardı. Amaçsız, sevgisiz , duygusuz geçen yıllar...
“Hayatın ne olduğunu bilmiyorum demek yersiz olur ama benim dünyamda yarattığı izlenim koca bir boşluk..” diye geçirdi fikrinden..
Bir anlamı yoktu, bir boşluktu evet diyerek göz göze geldi bu kez suretiyle. Çünkü ben çimen kokusunu içime çekmedim. Ters akıntılarla dolu bir labirentte yolumu kaybetmedim. Yüksek topuklu kadınlar girmedi hayatıma. Günahın kendi ekseni etrafında dönen suretinden hiç haz etmedim.
Hayat herkes için aynı şeyi ifade etmek zorunda hissetmedi kendini. Bazısına gücü, bazısına egoyu, bazısına boşluğu tattırdı. Başını kaldırıp ona hesap soran çıkmadı. Ya da çıkan, hayatı değiştirecek gücü sihirli değneğinde bulamadı. Hayatın anlamını sorgulamaya odakananlar ise ana rahminde doğmayı bekleyen bebek kadar sabrı ortaya koyamadı. Ne gökten yere üç elma düştü ne de filmin esas oğlanı masum prensesine kavuştu.
Ayağa kalktı , kendi etrafında birkaç adım attı. Masadaki kül rengi gramafonu yokladı. Duvardaki panoya uzun uzun bakıp , ümitle olan düşmanlığını tazeledi birkez daha. Yüzüne nadiren yerleşen gülümsemesiyle içinden bir iyilik geçirdi. Kabus karası perdelerini sonuna dek açtı. Sabah yüzüne vuran güneşle uyanmayı diledi ilk kez, gecenin koynunda dalarken uykuya...

* Nietzsche

8 Temmuz 2007 Pazar

bomboşluk..

İlk kez geçmiyorum bu yollardan. Bu kaldırımlarda defalarca kez yürüdüm, başımı çevirip iskelenin bu parçalanmış merdivenine ilk kez bakmıyorum. Bir çoğunda kendimi yakın bile hissetmiştim o parçalanmışlığa..
Aklımdaki onca şeyi çözümlemek için bir umutla gelip oturduğum,her şeyi sorgulayıp ta bir o kadar umutsuzlukla geri döndüğüm aynı sahilin aynı bankında oturuyorum.Bu kez diğerlerinden bağımsız, apayrı soru işaretleriyle dalıyorum denizin seyrine.
Yüzümde aptal bir gülümsemeyle doğruldum, fark etmeden iki büklüm olduğum bankta. Burada en son oturup bir çözüm aradığımda duyduğum endişeydi yüzümü böyle gülümseten. Acaba onu arayıp “uykumu geri ver!” deyip cevabını bile duymaya fırsat vermeden kapatsam telefonu anlar mı ben olduğumu diye düşünmüştüm... Ve yüzümün kasları, onca zaman sonra yüzüme kapattığı kapıları anımsamamın verdiği belirsiz bir duyguyla tekrar gevşedi..
Kaç yıl geçti kim bilir üstünden.O zamanlar içim aynı duyguyla dolar, aynı duyguyla taşar ve o aynı duygudan başka duyguya geçit vermezdi...Şimdiyse bu boşluğa, bomboşluğa sığamıyorum.
Tam da bunları mı düşünmeye geldim buraya diye aklımdan geçirip, kafamdan geçenleri, asıl geçmesi gerekenlerle değiştirmeye çalıştığım anda tokat gibi yüzüme çarpan o keskin kokuyla, onun kokusuyla irkildim oturduğum yerde. Üzerine yazdığım tüm yazılar, yaşanan tüm ayrıntılar,sesinin tınısı beynimde şok etkisi yarattı...Yıllar boyu artık benim için bir şey ifade etmiyor ki deyip avunduğum tüm detaylar hemde en ufak ayrıntısına kadar beynimde eski yerini aldı.Hiç yol alamadım mı diye sorgulamak, acaba unutamadım mı diye şaşırmak, özlemek, pişman olmak ve adını koyamadığım bir çok duygu aynı anda hissedilince nefes almak ve yutkunabilmek biraz zor oluyormuş anladım..
Kalp atışlarımın kalbimi yorduğunu hissettim. Yaşanan her şey geride kalmıştı. Çok, çok geride üstelik..Eğer karşılaşacağım gözler onlarsa bile aslında konuşulacak birkaç cümle bile kalmamıştı..O olsa ne yapardım..?Nezaketen birkaç cümle kurmalı mıydım?.. Bunları düşünemedim.. Doğruyu sorgulayamadım..İçten gelen bir güdüyle başımı hafifçe arkaya çevirdim.Ona yöneldiğimde tanımadığım bir çift gözle karşılaştım.
Evet , biliyorum..
bir tek kokuydu geçmeyen zamanla..
ve her duyulduğunda biraz daha keskinleşen..
Buğulu bir gülümsemeyle baktım yüzüne, ilk kez gördüğüm o bir çift göze, yılların anısını, acısını, gülümseyişini, izini yükleyerek…

10 Haziran 2007 Pazar

..SUSMALAR..

“Elini ver dedim sana!” diye ikincisinde daha yüksek bir tonla tekrarladı çocuk. Kıza baktı ve o bakışları yıllar boyu yerden toplayamadığı için kendini suçladı. Bunu ona söylemeyecekti elbet. Hiç yapmamıştı ki daha önce.. insanın canını acıtmayı , gururunu incitmeyi güçle karıştıran, öyle olduğuna inanan bir kısım insan gurubunda küçük bir halkaydı oda. Bağırdığında daha iyi dinlendiğine kendini o kadar inandırmıştı ki, aksini ispatlamaya çabalamak zaman kaybıydı.Zamanın kaybolması, ve kaybolurken seni de alması. Her boyuttaki zaman dilimi kayıptı. Dakikalar ya da saniyeler ne fark ederdi ki?.. Günlerini sırf zaman geçsin diye bir kucak saçmalıkla geçiren biri bunun önemini nereden bilebilirdi ki? Bilemezdi elbet. Çocukta bilmiyordu haliyle..Adeta yerdeki taşları sayıyordu kız. Yüzü ifadesiz , duyguları belirsiz. Ağlasa ya , bağırsa ona, akıtsa içine sızan gizemi. “işte hep bu yüzden” diyebilse, rahatlayacak. Yok susuyor, sanki yerdeki taşlar bitecek, olmaz sayıyor itina ile. Kenarı köşesi kırılmış olanları, hepsi gri iken araya konmuş kırmızıları kaçırmıyor dikkatinden. zaten hep böyle olurdu ona. Ne zaman tahammül çizgisini aşan bir durum olsa, saçma sapan bir şeylere yoğunlaşırdı dikkati. Ne kadar gereği olmayan ayrıntı, soru işareti varsa anlaşmışlar gibi beyninde toplanırdı.“Sus!” dedi düşüncelerine ani bir tavırla. Bu tepkiyi sesli olarak verdiğini çocuk “efendim?” dediğinde fark etti.Ona kurmamıştı aslında bu dünyanın en küçük cümlesini..Bakmayacaktı yüzüne. Çocuk soracak, o susacak. Çocuk ikinci kez daha yüksek bir tonla soracak , kız yine susunca kıyamet kopacaktı… Alışmıştı aslında bu döngüye. Kendine inanamıyordu böyle zamanlarda. Burada ne işi vardı? Bu kaldırım taşlarında yürürken , karakterine bu kadar zıt bir adamla ne gibi bir işi olabilirdi? Etrafındaki bilimum insana istemediği bir konuda “hayır” diyebilmeyi, hayatımda bulunmanı istemiyorum diyebilmeyi en iyi şekilde becerebildiği için kendisiyle övünmüyor muydu? Ama ona gelince iş, tüm imkansızlıklar siliniyordu dilinden. Her şey düğümleniyordu. Ne gidebiliyordu ne de kalabiliyordu.. Gitmek ve kalmak.. Siyah ve beyaz. İkisi de acıtırdı canını. Ama böyle tek bir cümle içindeyken her ikisi hiçbir acıya benzemiyordu bu belirsizlik, arada kalmışlık..Ne gidebildi onca zaman, hayatından onu çıkarabildi ; ne de onunla kalıp ona ait olabildi. Tutku muydu bu? Evet oydu.. Kan rengiydi, acıtıyordu onu. Dikenleri batıyordu ruhuna. Onsuz nefes alamamasının ve onunla nefes alamamasının, onsuz mutlu olamamasının ve onunla mutlu olamamasının sebebini aramaktan vazgeçtiği iyi olmuştu. Kendini bir paradoksun çözümüne adamak zaman kaybı değil miydi? O çok değer verdiği zaman kırıntılarının toz olup uçmasının şimdi yeri miydi?Bu inanılmaz bir duyguydu, muhteşem bir felaketti. Duvara gireceğini bilmek ve yinede gaza basmaktı. Dudaklarında tebessüm kendi yıkımına doğru koşmaktı. Bu programlanmış tek hüsrandı. Peki tüm bunları biliyor olmak neyi değiştiriyordu insan hayatında? Ben söyleyeyim. Hiçbir şeyi..!!Vermedi elini kız, konuşmadı da..Tek kelime etmemek için adeta birine sözü vardı. Bu oyun kaçıncıya sahne alıyordu, sayısını bile unuttuğunu düşündü.. Artık sahneler birbirine karışmayacak kadar ve repliklerse asla unutulmayacak kadar yinelenmişti en az. Birazdan nasıl konuşup olanların tatlıya bağlanacağını da biliyordu. Yüzündeki belirsiz ifade pişmanlığa daha yakındı. Bildiği tek bir şey vardı ki bugünü doğuran dündü, ve hep susmaların bedelini ödüyordu..

16 Mayıs 2007 Çarşamba

..DÜNYA SİHİRLERLE DOLUDUR..

Ateşi söndürdüm.zaten pek bir cılız olan bir parça aydınlığı da baş parmağımla işaret parmağımın arasına alıp yok ettim..sonra büyülü bir sanat eseri gibi ardında yalnız kalan mumu izledim uzun uzun. insanın içini burkan bir koku sardı salonu. biraz uzağıma düşen DVD’inin kumandasına dokundum,bir film oynamaya başladı..gözümün gördüğü birbiri ardına dizilen film kareleri, burnuma gelen koku anlamsız bir vicdan azabı tadında, aklımdan geçenlerse bambaşka bir senaryo..ateşinden mahrum bıraktığım mum bana seni anımsattı.beni kendinden mahrum bırakışını.. ben ardından izledim mumu uzun uzun, peki ya sende beni izlemiş miydin? yüreğime acıyan gözlerle bakmış mıydın? bilmem?...duygularını göstermeyi sevmezdin.yüzüne bakıldığında ne görünüyorsa hep aksini hissetmeyi severdin sen..insanın sinirine dokunan bir ukalalığın vardı görünüşte ama kendine pek güvenmezdin görünenin aksine. insanlarla fazla konuşmazdın, gece belli belirsiz saatlerde uykumu bölerdi sesin.. kimseyle konuşmadıklarını kendine anlatırdın ve ben hep tesadüfen şahit olurdum duyduklarıma.. hep inanamazdım dilinden dökülenlere. ve hep bana gösterdiğin yüzüne inanmaya mahkum olurdum..gücü sevmezdin insanların sandığı gibi.. senin de pişmanlıkların vardı. kimi zaman vicdanın seni de uyutmazdı.içinde yok olmasına izin verdiğin bir çok ayrıntı vardı.ama yaşamın trajedisinin aslında ölüm değil de , yaşarken içimizde ölmesine izin verdiklerimiz olduğuna inanırdın.. hayatında anlamsız bir tezat hüküm sürerdi. sahip olduğun her şeyi, onu en çok sevdiğin zaman bırakmayı severdin. söylesene, bana o cümleleri, en çok bağlı olduğun şeyleri bıraktığın zamanki gibi , beni de en çok o zaman sevdiğin için mi söylemiştin..?? dağa tırmanırken tüm yol boyu hayalini kurup, sırtında taşıdığı bayrağı zirveye gelince uçurumdan aşağı bırakmaktı bu.. beni de uçurumdan bıraktığın gibi avucunda buruşan o bayrak gibi..."bazen ne yaparsan yap olmuyor.." dilinden dökülen son cümleydi bu.. içimi burkan yada ısıtan, söylediğin her kelimeyi dinliyordum. ağzının kıvrımlarına, gözlerindeki buhran dolu bakışa ,sana ait olan tüm ayrıntılara bakıyordum gözümü kırpmadan..belki son kez bu kadar yakından hissedecektim nefesini.sesini duyabilecek miydim yeniden bilemeden bakıyordum yüzüne..hissettiğim şeyi yapma diye yalvaran gözlerle..ardından söyleyeceğin şeyi hiç bu kadar sabırsızlıkla beklememiştim..ve hiç bu kadar gelmesini istemediğim bir an daha olmamıştı aynı anda..bu nasıl bir ikilem..istemek ve istememek bu kadar aynı..bu kadar iç içe..yüzüme baktın ellerinin arasına alıp ve sonra ateşi söndürdün. hiçte cılız değildi benim aydınlığım oysaki.. ama sen yinede iki parmağının arasına alıp yok ettin beni.ardımdan dönüp uzun uzun izledin mi onu bile bilemedim..gözümün önünden kayıp geçen bir film var, kulaklarımı kendi sesime kapadığımda gerçek hayatın yansıması olan ve o zihnimden silinmeyen replik..
"dünya sihirlerle dolu..
sihirbazlar şapkalarından parlayan yıldızlar çıkarırlar,
peygamberler denizleri ikiye ayırırlar ,
büyücüler bir şeyler yaratıp yok edebilirler..
ve sen tek bir gülüşünle bütün dünyayı ters düz edebilirsin... "
içten gelen bir güdüyle bir kibrit çaktım ve o söndürdüğüm parmaklarımla mumu tekrar yaktım.. ben söndürdüğüm ateşi telafi ettim, belki sende edebilirsin diye fikrimden geçirdim..bu senin için imkansız değildi biliyorum..çünkü sen tek bir gülüşünle bütün dünyayı ters düz edebilirdin...

TILSIM

**ömrümün yarısı'na..

Anahtarı iki kez çevirdim deliğinde. Başımı hafifçe uzattım içeri ve içerdengelen karanlığa hep sana seslendiğim tonla seslendim ‘ Ben geldim! ’ Ayakkabılarımla kapıda ayrılıp salonun iki adım ötemde duran ışığına dokundum. Hep oturduğun duvarın dibine baktım. O, yapmayı en çok sevdiğin şeyin, yap boz’larının başucuna..Hani bir sigara yakıp yanında saatlerini geçirdiğin o küçük parçalar. Zaman zaman beni kıskandıran bu sevgin için ‘Yerine koyduğum her parçada kendimi tamamlıyorum’ demiştin bir seferinde.Sonra üstünden düşüp durduğumuz ama bir türlü onu yerinden kaldırmaya kıyamadığımız pötikareli tabureye, saatlerimizi geçirdiğimiz koltuklarımıza,elinde kupayla çay suyunun kaynamasını beklediğin mutfak parkelerine baktım uzun uzun.. Sessizliği bozdum şarkı listesine dokununca. Sana birşeyler yazarken düşündüm ki yaşamak yazmaktan daha zor. Ve herkesin aksine biz onca şeyi yaşayabilmişiz de kelimeler, anlatmak için az gelmiş.Gülümsedim küçük mektubuma başlarken. Sonra ben sustum, konuştu kelimeler…
Karanlıkta bulmuştuk birbirimizi, canımız en çok acırken. Tüm kılıçlar çekildiği sırada önümde durandın sen. Beni arkana saklayıp korurken sarılmıştık hayata ve birbirimize.. Aramızda isimsiz bir tılsım vardı. Her defasında beni düşündüren, imkansız dedirten bir tılsım. seni bana bağlayan neydi? Hep kilometrelerin aramızda durduğu bir yakınlıktı. Yalnız başına küçücük bir evde uyuyamadığın her gece bende uyuyamazdım senden habersiz. Ağladığını hissederdim annenin çocuğunun gözyaşlarını hissettiği gibi. Aynalara bakıp saatlerce susardın. Sonra bir çığlıkla yere dökülürdü kırılan parçalar.. onlara dokunamazdın yap bozların aksine. Bu kez parçalanmaktı o küçük parçalar senin için, kendini tamamlamak değil.. bir sabah ağlayarak seni aradığımda rüyamda seni bir binanın 6.katından düşerken gördüğümü söylemiştim.. sen sessizce dinlemiştin beni, buz gibi. Ve ancak sonraları öğrenmiştim binanın 6.katında oturduğunu ve o gece ölümle yaşam arasında çok fazla sıkıştığını..
hayat bizim için zor geçti biliyorum. Sınavlarla ve yenilgilerle..
ama geçti işte..
geçti..
Ayları sayıp ,günleri, dakikaları sayıp geçirmiştik o seneleri. Her detayını düşündüğümüz evimizin koltuklarında oturup bugünlerden bahsedecektik. Hayatımızın her saniyesini nasılda hakettiğimizi görecektik her seferinde. İnsanın uzun seneler sonunda torunlarına anlatmayı hayal ettiği hikayelerden biriktirecektik. Gözlerin bulutlandığında, aklın bulandığında elini tutar, saçlarını severdim. Gözünden akan damlaları elimle siler, uyku ilacı tadında cümleler kurardım sana, seni biraz olsun gerçek hayattan uzaklaştıran.. Ve bazen öyle zor gerçeklerle yüzleşirdik ki bunları sana söylemek bir doktorun hastasına üç ay ömrünün kaldığını söyleyebilmesinden aşağı kalmazdı. Birkaç mumun gölgesinde geceleri sabah ederdik. Sen benim yarımsın, ömrümün yarısısın derdim minicik bir gülümsemen için. Geceler boyu konuşur, geceler boyu susardık. Sana sonu güzel biten masallar anlatmamı isterdin. Sonra içinde biz olan masallar kurar oynardık. Anılar başlar , anılar bitmezdi.Kanımıza dokunan aşk hikayeleri, içimizde söylenmeden kalan sözler,adresini bulmayan mektuplar uzardı gücü yettiğince.. Bir yolunu bulup kendimize suç bulduğumuz senaryolar yazardık zaman zaman. Başladığımız cümlelerin en savunmasız yerinde; aslında belkide öyle olmasaydı derken susardık. İçimizden tamamlardık sonra yarım kalan kısımlarını. Cümlelerimizi de tamamlardık sessizce, birbirimizi tamamladığımız gibi.. Her şey zamanını bekliyordu sanki. Hazırmışlar da aslında yaşanmaya, yalnızca başlama düdüğünü bekliyorlarmış gibi . Bir dilek tutup, saatlerce gökyüzünü izledim, kayan bir yıldız görebilmeyi bekledim. Hayatımdan çıkışın olmasın dedim içimden. Hep böyle ani gelenler ani gider ya, olmasın dedim..Yüzümüze vuran güneş uyandırsın her sabah bizi, hayallerimizde çizdiğimiz gibi..Ve koyduğumuz çizgilerin gerisinde durması gerekenler dokunmasın hayatımıza dedim. Dedim ki , hayat seni benden almasın yarım.. O hep düşüp durduğumuz taburede oturmuş sana birkaç satır yazmışım. Dörde katlayıp bir şeylerin arasına sıkıştırmışım. Bulduğunda gülümse diye.Gülümsediğinde gülümseyeyim diye…
*
adı yok bahar'2007