30 Haziran 2008 Pazartesi

sözlükmarmara


dün itibariyle sözlükmarmara'da haftalar süren çömezlik sıfatından arınarak esaslı yazar mertebesine ulaşmış bulunmaktayım!
"bknz:kriminalsenfoni" :)
artık benimde yazdığım entry'ler cümle alem tarafından görülebilmekte.
ekşi sözlükten esinlenerek hazırlanan bir kaç girişimci üniversitenin sağladığı bu toplumsal faydaya teşekkürlerimizi sunar,
bolca yorum yazmak yoluyla sözlükmarmara ailemize uzun ömürler dileriz :)
*
http://www.sozlukmarmara.com/

kriminal denemeler

Korku, korku, korku… Yaşam giyotinin gölgesinde bir terör rejimiydi.
Adımlarını hızlandırdı her ihtimale karşı. Nefesini tuttu ve döndü.
-‘ İstediğin nedir? ‘ diyebilmişti.
Korkusu küstahlığına dönüştü. Karşısında duran acımasız bir haydut değildi. Bir ayyaştı, suya küs bir ayyaş… Gecesini geçirmeye yetecek şarap parasıydı istediği.
Gece vakti sokaklar tekin değildi. Hele Beyoğlu sokakları hiç değildi. Bu günlerde kaçakçılar, fahişeler, iki cinayet arasında burada dinlenen katillerle dolup taşıyordu bu yollar.
Belki buradan gitmeliydi. Belki sadece bu geceyi geçirip sonra aradığı şeyi bulmaya koyulabilirdi. Bulmak evet! Ama nasıl? Neyi nerede bulacağına bağlıydı bu. Ya şimdi? Çarşaflarına yalnız insanların kokusu sinmiş boş bir otel odasına mı sığınacaktı?
Kapıdan girecekti. Bu ona yalnız olduğunu hatırlatacaktı. Yastık kılıfında kimliği belirsiz bir saç kılıyla karşılaşacaktı, duvarlar yabancı gelecekti, içinden konuşmak gelmeyecekti.
Bir çakmak aleviyle aydınlandı gece, sigarasını yaktı. Yanı başına geldiği otelin bozulmuş tabelasına baktı, sonra kafasını çevirip hızla yürümeye başladı. Her adımda uzaklaştı o otel odasından ve herkesin ama hiç kimsenin karanlık sokaklarından.
Aradığı şeyi bulmalıydı. O şey her neyse buradan çok uzaktaydı. Bulmak evet! Ama nasıl?

29 Haziran 2008 Pazar

yağmur yağdıran grup TRAVİS!

Bugün kendim için bir şey yaptım. Epeydir kurtulamadığım bir hafta daha da kurtulamayacağım kasvetli halimden arınmak adına inanılır gibi değildi bu… Parkorman’ a kurulan platformda izlediğim 3ayrı performansın ayrı ayrı tadı damağımda kaldı. Binboa elinden gelenin fazlasını yaparak konser alanını festivale çevirmişti. Minik hediyeleri vardı her biri birbirinden güzel olan…
*
Sahneye ilk çıkan ‘SAKİN’ idi. Mor ve ötesinin ilk halini andıran belki biraz daha kendine güvenen küstah tarzıyla muhteşem şarkılarını söylediler. Piyasaya karışıp çizgiyi bozmalarından korkarım. Favorimi sona sakladılar bi’ gülümsedim o an:)
*
“bu yağmur dinmez ki âdemden beri yağar durur
telaşta bu kez tekrardan ibaret abiler
sorumlu olur mu erken çöken kış akşamında
görürsen haber ve o mutlu insandan”
*
Ardından sahneyi alan Mor ve Ötesi bana hediye gibi ilk 2 albümlerinden söylediler çoğunlukla. 9 sene sonra onları tekrar konser sahnesinde izlemek güzeldi. Kendi kendime neyi protesto ediyorsam sanki... Gitmedim ama sonuç olarak birdaha konserlerine, minik tepkimle başbaşa yaşadım. İlk şarkılarının tadını arayıp da bulamıyorum artık. Zaten hep böyle oluyor… O yüzden artık yeni çıkan guruplar fazla piyasaya karışmasınlar diye dua eder oldum. Kulağımdaysa geceye dair onlardan bu şarkı kaldı… Tıpkı eskiden olduğu gibi...
*
“yüzünden başlasam gitmeye uzaklara, duymasam kimseyi
sonu olmasa ummadık rüyalarda, eksilse yok olsa bile değer
bir gün kendimi bırakıp, sana anlatsam ne olduğunu
neden sözleri yuttuğumu, gerisi zaten gözlerinde l
ütfen beni hemen uyandır, ya da hep öyle bak yüzüme
ne kork benden ne uzaktan dinle lütfen beni uyandırma”
*

Sabırsızlanmaya başlamıştık ki ‘o an’ geldi ve artık TRAVİS sahnedeydi! Oturan ahalinin hepsi ayaklanınca nefes almakta dahi zorlandık sevgili ablam ve ben. 10yıl geciktikten sonra ilk kez gelmişlerdi Türkiye’ye. Onlar bir efsaneydi… Evet, yağmur yağdıran gruptu… Öyle kapıldık ki büyüye, nasıl geçti onca zaman anlamadık. O efsaneyi sona saklamışlardı yine. Kapanış olarak belirledikleri “Why does it always rain on me” başladığı anda bir sürü insan aynı anda şemsiye açtı. Görülmeye değer bir manzaraydı… Bilindiği üzere 1999 Glastonbury festivalinde kuru ve yapışkan geçen bir günün ardından Travisin sahneye çıkıp da bu şarkıyı söylemeye başladığı ilk andan sonra yağmur yağmaya başlamıştı ve grup için belki de en ilginç dönüm noktasıydı. İnsana böyle tesadüf mü olur dedirtmesinin ardından şarkı marş haline gelmiş idi… Bu şarkıyı canlı canlı dinleme fırsatım olduğu için keyfim oldukça yerinde yalan yok :) Umarım tekrar gelmek için bir 10sene daha beklemezler..
*
27.06

24 Haziran 2008 Salı

"kimsenin kimseye gözü değmiyorsa şiir niye?"

23 Haziran 2008 Pazartesi

sınav dönemi manifestosu!

itirazım var arkadaş!
haziranın sonu olmuş benim hala girecek 8tane finalim var. 1buçuk ay final dönemi uygulamasını istemiyorum! evet şuanda söylediklerimi geçtiğimiz 3dakika içinde düşündüm bu doğru ama içimden geçen dilime fazla gelmedi hepsi bu.
evet kıskanıyorum.kızgın şezlongtan serin havuza atlayan, 1de uyanıp köpeğiyle gezmeye çıkan, günde 3tane film izleyen, 15saat alışveriş yapan, bomboş sağa sola bakan, romantik ve saçma televizyon dizileri izleyen, türk kahvesi içip saatlerce çene çalan, geceleri oraya buraya gidip sabaha kadar eğlenen kimseyi sevmiyorum!
ben yapışkan sıcakta 900 sayfalık kitapla cebelleşirken düşünmeye hakkım yok mu bi yerde adil olmayan bir şeyler olduğunu? üstelik haktan hukuktan bahsederken her saniye. hayır kardeşim bende çimlerde yatmak istiyorum. temmuzda hala sınavlara girmek hayat ışığımı söndürmez mi şimdi benim? annem kızmaz mı ,atma temmuzda okul mu olur gel artık yanıma demez mi?
rüyalarımda egzotik yerlere gidip tatil yapıyorum, gülücükler saçıyorum, ne biliyim dergiye yazı falan seçiyorum -o bile tatil bana ya -.
2hafta daha yaşarsam ben bida ölmem ben burdan bunu anladım. ha bide bu okul 4senede bitmez bide onu anladım!

22 Haziran 2008 Pazar

delirmek üzerine..

delirmek..
bir sokak ortasında..
gelmeyen bir mesaj için,gitmeyen bir mesaj için,
yüzüne dokunamadığın kişi için delirmek,bir sokak ortasında..
göğe çevirdiğinde başını,yağmur olup içine yağması..
yere eğdiğinde başını,soluğunun kesilmesi..
ya da rüzgarın her yüzüne dokunuşunda,
onun buralarda bir yerlerde olduğuna inanmak gibi bir şey olsa gerek..
her gece rüyalarını seslendiriyorsa,
ona sarıldığını sandığında hayalini buluyorsan kollarında,
ve kokusunu beklerken boşluğu çekiyorsan içine,
başlıyorsun delirmeye..
bir parça kahkaha kalabalıklarda,
bir parça susmak evinin arka odalarında,
ve bir parça ağlamak dinlediğin şarkılarda..
gurur adına kısa kestiğin konuşmaların ardından pişmanlıklar
ve de bir parça..
gurur adına..
gurur?
insan gururlu olunca başını arkaya çevirmez,
gözünden "o"nun için yaş inmez,
duymayı en çok istediği sesin yanından bile geçemez..
beklemek..!
ne uzun bir kelime..
aramasını beklemek,konuşmasını beklemek,kapılarda gelmesini beklemek,
sonra dönmesini beklemek..
ne uzun bir kelime.
düşünmeye,sorgulamaya iten ikilemler..
bırakıp giden için mi, ardından bakan için mi daha zoR olmalı?
”o kadar da önemli değildir aslında bırakıp gitmeler,
arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer..
delirmek..
geceler boyu düşünüp bir çıkış bulamamak,
geceler boyu susup kendi sularında boğulmak..
beni delirten,bu karanlığa hapseden kişi sen iken
umut ışığımın yine aynı deLiLikten kaynaklanacağını kim bilebilirdi ki?

21 Haziran 2008 Cumartesi

DÜNYANIN EN İYİ GİZLENEN SIRRI!!!

Madde 1
Bütün insanlar hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler ve birbirlerine karşı kardeşlik zihniyeti ile hareket etmelidirler.
Madde 2
Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi veya diğer herhangi bir akide, milli veya içtimai menşe, servet, doğuş veya herhangi diğer bir fark gözetilmeksizin işbu Beyannamede ilan olunan tekmil haklardan ve bütün hürriyetlerden istifade edebilir.
Bundan başka, bağımsız memleket uyruğu olsun, vesayet altında bulunan, gayri muhtar veya sair bir egemenlik kayıtlamasına tabi ülke uyruğu olsun, bir şahıs hakkında, uyruğu bulunduğu memleket veya ülkenin siyasi, hukuki veya milletlerarası statüsü bakımından hiçbir ayrılık gözetilmeyecektir.
Madde 3
Yaşamak, hürriyet ve kişi emniyeti her ferdin hakkıdır.
Madde 4
Hiç kimse kölelik veya kulluk altında bulundurulamaz; kölelik ve köle ticareti her türlü şekliyle yasaktır.
Madde 5
Hiç kimse işkenceye, zalimane, gayriinsani, haysiyet kırıcı cezalara veya muamelelere tabi tutulamaz.
Madde 6
Herkes her nerede olursa olsun hukuk kişiliğinin tanınması hakkını haizdir.
Madde 7
Kanun önünde herkes eşittir ve farksız olarak kanunun eşit korumasından istifade hakkını haizdir. Herkesin işbu Beyannameye aykırı her türlü ayırdedici mualeleye karşı ve böyle bir ayırdedici muamele için yapılacak her türlü kışkırtmaya karşı eşit korunma hakkı vardır.
Madde 8
Her şahsın kendine anayasa veya kanun ile tanınan ana haklara aykırı muamelelere karşı fiilli netice verecek şekilde milli mahkemelere müracaat hakkı vardır.
Madde 9
Hiç kimse keyfi olarak tutuklanamaz, alıkonulanamaz veya sürülemez.
Madde 10
Herkes, haklarının, vecibelerinin veya kendisine karşı cezai mahiyette herhangi bir isnadın tespitinde, tam bir eşitlikle, davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil bir şekilde ve açık olarak görülmesi hakkına sahiptir.
Madde 11
Bir suç işlemekten sanık herkes, savunması için kendisine gerekli bütün tertibatın sağlanmış bulunduğu açık bir yargılama ile kanunen suçlu olduğu tespit edilmedikçe masum sayılır.
Hiç kimse işlendikleri sırada milli veya milletlerarası hukuka göre suç teşkil etmeyen fiillerden veya ihmallerden ötürü mahkum edilemez. Bunun gibi, suçun işlendiği sırada uygulanabilecek olan cezadan daha şiddetli bir ceza verilemez.
Madde 12
Hiç kimse özel hayatı, ailesi, meskeni veya yazışması hususlarında keyfi karışmalara, şeref ve şöhretine karşı tecavüzlere maruz bırakılamaz. Herkesin bu karışma ve tecavüzlere karşı kanun ile korunmaya hakkı vardır.
Madde 13
Herkes herhangi bir devletin sınırları dahilinde serbestçe dolaşma ve yerleşme hakkına haizdir.
Herkes, kendi memleketi de dahil, herhangi bir memleketi terketmek ve memleketine dönmek hakkına haizdir.
Madde 14
Herkes zulüm karşısında başka memleketlerden mülteci olarak kabulü talep etmek ve memleketler tarafından mülteci muamelesi görmek hakkını haizdir.
Bu hak, gerçekten adi bir cürüme veya Birleşmiş Milletler prensip ve amaçlarına aykırı faaliyetlere müstenit kovuşturmalar halinde ileri sürülemez.
Madde 15
Her ferdin bir uyrukluk hakkı vardır.
Hiç kimse keyfi olarak uyrukluğundan ve uyrukluğunu değiştirmek hakkından mahrum edilemez.
Madde 16
Evlilik çağına varan her erkek ve kadın, ırk, uyrukluk veya din bakımından hiçbir kısıtlamaya tabi olmaksızın evlenmek ve aile kurmak hakkına haizdir. Her erkek ve kadın evlenme konusunda, evlilik süresince ve evliliğin sona ermesinde eşit hakları haizdir.
Evlenme akdi ancak müstakbel eşlerin serbest ve tam rızasıyla yapılır.
Aile, cemiyetin tabii ve temel unsurudur, cemiyet ve devlet tarafından korunmak hakkını haizdir.
Madde 17
Her şahıs tek başına veya başkalarıyla birlikte mal ve mülk sahibi olmak hakkını haizdir.
Hiç kimse keyfi olarak mal ve mülkünden mahrum edilemez.
Madde 18
Her şahsın, fikir, vicdan ve din hürriyetine hakkı vardır; bu hak, din veya kanaat değiştirmek hürriyeti, dinini veya kanaatini tek başına veya topluca, açık olarak veya özel surette, öğretim, tatbikat, ibadet ve ayinlerle izhar etmek hürriyetini içerir.
Madde 19
Her ferdin fikir ve fikirlerini açıklamak hürriyetine hakkı vardır. Bu hak fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek, memleket sınırları mevzubahis olmaksızın malümat ve fikirleri her vasıta ile aramak, elde etmek veya yaymak hakkını içerir.
Madde 20
Her şahıs saldırısız toplanma ve dernek kurma ve derneğe katılma serbestisine maliktir.
Hiç kimse bir derneğe mensup olmaya zorlanamaz.
Madde 21
Her şahıs, doğrudan doğruya veya serbestçe seçilmiş temsilciler vasıtasıyla, memleketin kamu işleri yönetimine katılmak hakkını haizdir.
Her şahıs memleketin kamu hizmetlerine eşitlikle girme hakkını haizdir.
Halkın iradesi kamu otoritesinin esasıdır; bu irade, gizli şekilde veya serbestliği sağlayacak muadil bir usul ile cereyan edecek, genel ve eşit oy verme yoluyla yapılacak olan devri ve dürüst seçimlerle ifade edilir.
Madde 22
Her şahsın, cemiyetin bir üyesi olmak itibariyle, sosyal güvenliğe hakkı vardır; haysiyeti için ve şahsiyetinin serbestçe gelişmesi için zaruri olan ekonomik, sosyal ve kültürel hakların milli gayret ve milletlerarası işbirliği yoluyla ve her devletin teşkilatı ve kaynaklarıyla mütenasip olarak gerçekleştirilmesine hakkı vardır.
Madde 23
Her şahsın çalışmaya, işini serbestçe seçmeye, adil ve elverişli çalışma şartlarına ve işsizlikten korunmaya hakkı vardır.
Herkesin, hiçbir fark gözetilmeksizin, eşit iş karşılığında eşit ücrete hakkı vardır.
çalışan her kimsenin kendisine ve ailesine insanlık haysiyetine uygun bir yaşayış sağlayan ve gerekirse her türlü sosyal koruma vasıtalarıyla da tamamlanan adil ve elverişli bir ücrete hakkı vardır.
Herkesin menfaatlerinin korunmasi için sendikalar kurmaya ve bunlara katılmaya hakkı vardır.
Madde 24
Her şahsın dinlenmeye, eğlenmeye, bilhassa çalışma müddetinin makul surette sınırlandırılmasına ve muayyen devrelerde ücretli tatillere hakkı vardır.
Madde 25
Her şahsın, gerek kendisi gerekse ailesi için, yiyecek, giyim, mesken, tıbbi bakım, gerekli sosyal hizmetler dahil olmak üzere sağlığı ve refahını temin edecek uygun bir hayat seviyesine ve işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, ihtiyarlık veya geçim imkânlarından iradesi dışında mahrum bırakacak diğer hallerde güvenliğe hakkı vardır.
Ana ve çocuk özel ihtimam ve yardım görmek hakkını haizdir. Bütün çocuklar, evlilik içinde veya dışında doğsunlar, aynı sosyal korunmadan faydalanırlar.
Madde 26
Her şahsın öğrenim hakkı vardır. Öğrenim hiç olmazsa ilk ve temel safhalarında parasızdır. İlk öğretim mecburidir. Teknik ve mesleki öğretimden herkes istifade edebilmelidir. Yüksek öğretim, liyakatlerine göre herkese tam eşitlikle açık olmalıdır.
Öğretim insan şahsiyetinin tam gelişmesini ve insan haklarıyla ana hürriyetlerine saygının kuvvetlenmesini hedef almalıdır. Öğretim bütün milletler, ırk ve din grupları arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu teşvik etmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışın idamesi yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir.
Ana baba, çocuklarına verilecek eğitim türünü seçmek hakkını öncelikle haizdirler.
Madde 27
Herkes, topluluğun kültürel faaliyetine serbestçe katılmak, güzel sanatları tatmak, ilim sahasındaki ilerleyişe iştirak etmek ve bundan faydalanmak hakkını haizdir.
Herkesin yarattığı, her türlü bilim, edebiyat veya sanat eserlerinden mütevellit manevi ve maddi menfaatlerin korunmasına hakkı vardır.
Madde 28
Herkesin, işbu Beyannamede derpiş edilen hak ve hürriyetlerin tam tatbikini sağlayacak bir sosyal ve milletlerarası nizama hakkı vardır.
Madde 29
Her şahsın, şahsiyetinin serbest ve tam gelişmesi ancak bir topluluk içinde mümkündür ve şahsın bu topluluğa karşı görevleri vardır.
Herkes, haklarının ve hürriyetlerinin kullanılmasında, sadece, başkalarının haklarının ve hürriyetlerinin gereğince tanınması ve bunlara saygı gösterilmesi amacıyla ve ancak demokratik bir cemiyette ahlâkın, kamu düzeninin ve genel refahın haklı icaplarını yerine getirmek maksadıyla kanunla belirlenmiş sınırlamalara tabi tutulabilir.
Bu hak ve hürriyetler hiçbir veçhile Birleşmiş Milletlerin amaç ve prensiplerine aykırı olarak kullanılamaz.
Madde 30
İşbu Beyannamenin hiçbir hükmü, herhangi bir devlete, zümreye ya da ferde, bu Beyannamede ilan olunan hak ve hürriyetleri yoketmeye yönelik bir faaliyete girişme ya da eylemde bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz.


dünyanın en iyi gizlenen sırrına ortak oldunuz! siz de dünyada yaşayan her insan gibi İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'ne ihtiyaç duyabilirsiniz.

19 Haziran 2008 Perşembe

Ey ulu yıldız! Kendilerine ışık saçtıkların olmasaydı saadetin nerde kalırdı?*

İçimde kırmızı desen değil, mor desen değil, yeşil, mavi hiç değil belki “ala” renkli bir ruh geziyor. Bir yolda yerli yersiz durup ‘kimsin sen?’ diyor bana… KİMSİN SEN?
Hava soğuk. Yaz aylarının en soğuk perşembesi belki. Kar yağmıyor evet ama düşlerime ince bir siyahlık çöküyor. Susuyorum.
Konuştuğumda hep sana kurdum cümleleri. Şimdi ‘içimi dış yaptığım sen’, benden bağımsız bir ruha dönüşmüşken, anlıyorum ki kızmak, ağlamak işe yaramıyor bugün. Ve aklından geçen – bizi eksilten her ne ise işte o- bedenine tekabül ettiğinde sıkı sıkı saracak bir ‘biz’ zaten kalmıyor…
Gelecekten bahsedenlere usulca gülüyorum. Küstahlığım kendini ele veriyor. İnsanın 1günlük yaşaması gerektiğini unutuyorlar. Bugünün mutluluğunu ertelemek ertesi gün ‘keşke’ doğuruyor. Gelecek hayalleri kurmak… Ah ne büyük aptallık oysa! Bunu biliyorum evet. Cesedi yakılıp kül olacak insancık’ ın son sözü gibi diliyorum. Bugünden sonrası yakılacak ve külleri saçılacak! Evet evet güzel söyledim. Soğuk bir yaz günü kadar güzel ne olabilir?
Hava soğuk. Yaz aylarının en soğuk perşembesi belki. Kar yağmıyor evet ama düşlerime ince bir siyahlık çöküyor. Susuyorum.
Vasiyetim temada saklıdır!

Küller – Gelecek
Gelecek – Küller
Gelmek – Kül
Kül - Gel

*Nietzsche

17 Haziran 2008 Salı

gece oyun oynuyor aklıma!

Bordoya çalan bir gramofona o eski plağı koyduğunu gördü düşünde. Kâbus gibi bir gece demişti uyumadan önce. Uyumamalıydı bu gece, içinde onun olduğu rüyalar göreceği kesindi… Şehirde onsuz geçen ilk günden beri bu böyleydi, her gece farklı rollere bürünüp başrol oynuyordu. Sahte gülümsemelerle bazen, bazen pişmanlıkla, bazen de sevgiyle kendisini göğsüne sardığını görüyordu… Değişmeyen tek şey yanılgısıydı. Ama yanılmak huzur getirmiyordu…

...

Bugün çalışmanın, sevmenin ve acı çekmenin, gerçekten yaşamak olduğunu biliyorum!
Ama yaşamak, olabildiği ölçüde saydam olmak ve yazgısını sevinçlerden
ve tutkulardan oluşan bir gökkuşağının olağanüstü yansıması olarak kabul etmektir... *
.
*Camus

evet evet, böyle!

Bugün Can Dündar’ın milliyet gazetesindeki köşe yazısını* okudum. Sustum, dinledim aklımı. Ağır bir ÖSS sorusu gibiydi diyordu “Hayattan ne öğrendiniz?” sorusuna… Kendime bunu düşünmek için ek süre bile tanıdım. Korktum önce, gergindim. Dedim ki: “ Ezgi, bu senin kendi sorunun. Yüksek sesle açıklama yapmana lüzum yok.” Sonra ise ruhuma söz geçiremeyişimi cümlelerimi sessiz kuruşuma verdim, sıyrıldım kaybedişlerimden.

Zayıf insanlardan hayatım boyu haz etmedim. Halini acındırarak anlatan, çaresiz bakışlar savurup dövünen, ağlayan insanlara acıdım. Öğrendiğim ilk önemli şey buydu. Güçlü olmak! Gerekirse evinin arka odasında ağlamak ama dik durmak. Bu duygularımın yozlaşmasına sebebiyet verdi ara ara. Ama sonunda hep buna değdi… Kaybedişlerime acımadım sonraları. Kaybetmekten korkmak değer bilmemeyi getiriyordu, anladım. Değer bilmek! Ah ne büyük bir erdem…

*16 Haziran 08 tarihli milliyet gazetesi.

11 Haziran 2008 Çarşamba

Görsel şölen diye bir kavram varsa işte budur! OPERATION : ORFEO

Caaaaanım AKM imaj yeniliği amacıyla dönülmez bir yola girmek üzereyken son kez sahnesini görme fırsatım oldu. Opera kültüründen haz etmeyen biri olarak ne tam tiyatro, ne müzikal, ne opera diye bir sınıfa hapsedemeyeceğimiz bir şölen izledim…
Kirsten Dehlholm yönetimindeki 14kişilik topluluk (sahne arkasını saymaz isek) kilise müziklerini andıran yer yer solo, yer yer koro müzikal zeminle birleşmiş. Müzikleri Bo Holten, John Cage ve Christoph Willibald Gluck imzalı. Ayrıntılar ince düşünülmüş. Yavaş ve emin hareketlerle dans eder gibiydiler adeta. 3bölümden oluşan sahnesi efsaneden tasvirle ondan bağımsız bir bedene bürünmüştü. Aralıksız sunulan bu 3 bölüm “ışık ve gölgelerden oluşan imgelerle, düz zeminlerle ve derinlikle zenginleştirilen iniş, yükseliş ve kayıp’tı.”
Çocuksu ayrıntılar hâkimdi. Ceplerinden sırayla çıkardıkları objeleri her görüşümüzde ‘yok artık’ demeye mahkûmduk… Ben en çok aynı anda balon çıkarıp üflemelerini sevdim. Sonundaki ışık oyunuysa takdire şayandı. Kendi içlerinden başlayıp ‘en arkada oturan’ beni bile içine alan ışık dalgaları ‘ne yapsak da unutulmaz olsak?’ sorusuna gelen tokat gibi bir cevaptı.
Aksilik bu ya 2kez elektrik kesildi. İzleyiciler sinirlendi. Ama sahne öyle büyülüydü ki önemsemeden devam ettik. Türkçe üst yazı çoğu yerde koptu boş boş müziği dinledik. Ama buna da ses etmedik. Sona erdikten sonra ışıklar açıldığında hala herkesin alkışlamaktan elleri patlamaktaydı. Yanımızda oturan bayan hızını alamayıp “bravo teknik” diye kendinden geçerken bizi de bir gülme tutmadı değil…
Neyse… İKSV ‘ye uzun ömürler diliyorum. Ve tiyatro festivali için önümüzdeki sezonu şimdiden iple çekiyorum…

4 Haziran 2008 Çarşamba

ruhumu dinle!
sesi derinimden gelir.
yüzünü çevir gri'ye
renksizlik içsesi getirir.
salt bir güzellik dersen dinlediğine
kabus denen sanrı
toz pembeye bürünür!

28 Mayıs 2008 Çarşamba

dokundu değnek,
"git" dedi.
yasak elma değilmiydi cazip olan,
öyle tatlı öyle masum görünüp kan kırmızısı olan?..
albenisi yalan olan.
evet oydu.
yasak hep "hadi git" diyendi..
sırtını sıvazlayıp güç verendi.

15 Mayıs 2008 Perşembe

elinde kalan [ gönderilmemiş mektuplar ]

"gelse de, temelli kalsa da her kadın gibi günün birinde çeker gider björk.çünkü kadınların gitme noktası vardır.hayat gelipte o hassas noktasına tekabül ettiğinde çeker gider her kadın..elbette geldiği gibi,her kadın gibi björk'te gider.."

bir sabah o bilindik şarkıyla uyanırsınız ancak ses onun sesi değildir.gözlerinizi açarsınız ve yatağınızda bir yabancıyla göz göze gelirsiniz.o bilindik ezgiler onun dilinden dökülür.günaydın der size,günaydın kelimesinin yanına iliştirdiği kelime aşkım değildir,sevgilim değildir.onun seslendiği gibi seslenir size.eğreti gelir kulağınıza tınısı..sevdiğiniz kadının sesini ararsınız,yanınızdaki o kadını kendisi sanar..tutarsınız elini hem de hep onun tuttuğu gibi,iki parmağını alırsınız avucunuzun arasına yalnızca.alışmak istemezsiniz..alışırsınız ancak..geçmiştir zaman.adım adım geçmiştir sizin gözleriniz kapalıyken.uykular arası geçişte anlamazsın elini tutan kim.sarılırsın bir yabancıya,sevdiğini o sanıp..ona yaparsın kumdan kalelerini.ona söylersin en sevdiğin şarkıları.şarkılar...sizin şarkınızdır aslında dilinizden dökülen..o bilmez..benimser kendinin gibi.yanında geçirdiğiniz son zamanları hatırlarsınız..gitme diyip içinizden ona karşı suskun kaldığınız anlar..göz yaşlarınızın yanına iğnelediğiniz son cümleniz."sen benimsin!ben vermediğim sürece kimse alamaz seni benden...!!"peki söyleyin,izin verdiniz mi sevdiğinizin gitmesine??..onu başkalarının sevmesine razı oldunuz mu..??"gitme noktasına" gelmiş o kadına kolundan tutup "kal" diyemediniz mi??gidemezsin yüreğim sendeyken demediniz mi gerçekten?..geçen zamana inat kimi sevsem sensin demek ağır mı geldi gururunuza..yaptığınız hatalar,veripte tutmadığınız sözler,sevgisini acımasızca harcadığınız günler gelipte önünde size geçit vermediğinde,istediğiniz an öpüp sardığınız kadını hiç özlemediniz mi??uzaktan öylece bakıp onun hatalarıyla mı avuttunuz kendinizi??

beraber söylediğiniz şarkıyı bir yabancıya ezberlettiniz acımasızca..ona seslendiğiniz gibi seslendiniz hayatınıza yeni girene."hokus pokus" dediğinizde "puff" demeye alıştırdınız belki de.hayatınıza gireni onun kalıbına sokmaya çalışmak,yeni bir "o" yaratmak fikrinizde, acıtmadı mı yüreğinizi?iyi ki doğdun derken bir yabancıya,anımsamadınız mı onunda bir yaş büyüdüğünü aynı anda..peki bunları yaparken vicdanınız rahat mı?hayatta en büyük suç seven bir kalbi aldatmaktır.ve en mahir metafizik bile bu aldatıyı mazur göstermez..şimdi yalnızsınız geceleri.çalan her telefona o ararsa belki diye bakıyorsunuz.bir gece telaş içinde,aklınıza takılan bir soruyla uyandınız."sonunda elinize kalan neydi?"izin vermiş miydiniz sevdiğinizin gitmesine??..onu başkalarının sevmesine razı olmuş muydunuz..??"gitme noktasına" gelmiş o kadına kolundan tutup "kal" demek,gidemezsin yüreğim sendeyken demek yerine gururla örülü kabuğunuza mı çekilmiştiniz??savaşmak için mat olmayı beklemekle ne geçti elinize??cevap bulabildiniz mi??
birlikteyken bihaberdiniz geçen zamandan.saat gece yarısını vurduğunda Beyoğlu’nun sokaklarında koşarak zar zor yetiştiğiniz son araba sizi hayata yetiştirebildi mi?hiç edilen onca zamanın,istasyonda 2dakika ile kaçırdığınız metrodan ne farkı kaldı?oysa geçen sefer o vardı yanınızda,istasyonda..beklemişti sizi.gözleri kocaman..endişeyle..telaşla..gözünden süzülen damlayı silmiştiniz elinizle..
kabuslar görüyor musunuz geceleri?günah çıkarıyor musunuz gecenin karanlığına başınızı göğe kaldırıp?günah bedeninizi yakıyor mu?bu nasıl yangın diyor musunuz?soğuk soğuk terliyor musunuz??terasınıza oturup kareleri mi sayıyorsunuz yoksa?yalan yüzünüze yakışmıyor..elleriniz yetmiyor mu duygularınızı kapatmaya?yenildiniz mi yakışıklı dövüşçü??yenilmek size yakışmıyor...radikal kararla alıyor musunuz son zamanlarda?mesela 3le 4ü toplayıp 8 olduğunu iddia ediyor musunuz ısrarla?herkese,her şeye inat siyaha beyaz diyor musunuz?paradokslara son yazıyor musunuz??gözleriniz yanıyor mu kar yağdığında?ruhunuza çiğ düşüyor mu??her şeye ait olmak isterken hiçliğe sıkıştığınız oluyor mu?kime ait olduğunuzu unutuyor musunuz bazen?belli ki çoğu zaman..cevapsız kalan tek bir soru kaldı.."sonunda elinize kalan neydi?"izin vermiş miydiniz sevdiğinizin gitmesine??..onu başkalarının sevmesine razı olmuş muydunuz..??"gitme noktasına" gelmiş o kadına kolundan tutup "kal" demek,gidemezsin yüreğim sendeyken demek yerine gururla örülü kabuğunuza mı çekilmiştiniz??savaşmak için mat olmayı beklemekle ne geçti elinize??cevap bulabildiniz mi??


'2005 istanbul
(yazılarımı silmekten vazgeçmeye başladım)

30 Nisan 2008 Çarşamba

..kelimeler..

Şefkatten ölecek derecede hisli, içli bir halde bağrına basma ihtiyacı duydu. “bu şehir güzel rüyalarımı aldı!” dedi fısıltısında. Hep annesinin gülen gözlerini, ona bahsettiği masalsı dünyayı görürdü oysa uykuları arasında. Babasını anımsadığında, ceketinin iç cebindeki ince tarağıyla saçlarını taradığı gelirdi hatırına keyifli zamanlarında. Az rastlanır bir durumdu evin tek çocuğu olmak. Şekerlemeler için rakibi doğmamıştı hiç. Doğamamıştı annesinin rahmine düşen cemreler. Yeşile çalan örtüsünün süslediği saçlarıyla tahta bir beşiği sallarken - O, tahta beşikte sallanırken yani – dinlediği ninniler bugün düşleriydi. Kelepire alıcı bulamayan bezgin düşler…

29 Nisan 2008 Salı


çünkü ben daha hiçbir
kuşun uçmadığı yükseklerden,
daha hiçbir ayağın yolunu şaşırıp inmediği
uçurumlardan geliyorum!
ve anladım ki;
kaybederken kazanıyorum.

24 Nisan 2008 Perşembe

bari deLirdiğime değsin!

Bir gece senden beklenmedik bir şey yap.
Mesela ellerinin üşümesine aldırmadan uzat parmaklıklardan.
O parmaklıklar senle beni ayırır. Onlar aramıza karanlık sokar.
Teğet geçsin bu kez karanlık,
senden beklenmedik bir şey yap bu gece.
Bu gece bana kendini anlat.
Dalyasan gibi omuzlarıma dökülme düşlerimden.
Ellerin dolaşsın saçlarımda
ve yüksek sesle anlat pişmanlıklarını.
Sigaranı çektiğin gibi derinden olsun iç çekişlerin.
Beni sana yaklaştıran cümlelerin gerçek değilse
o küllere bunu da kat.
Yılları saydırma bana mesela, geleceksen bunu belli etmelisin.
Geceleri bekleyip kâbuslara bürünmek yakışmaz sana.
En sade, en belirgin hem de en kip suretinle gülümse bana.
Yüzüme dokunduğunda içimden kelebekler uçmalı.

Bu gece senden beklenmedik bir şey yap,
bana kendini anlat.
Bilmeliyim, ben gölgelerde kavrulurken senin hislenimin neydi?
Bilmeliyim, geceler yalnızca benim için mi gündüzlerle birdi…
Ve çiskin sokaklar avuçlarını sıkı sıkı sarmana neden miydi?
Bana bir gülümseyiş ver.
Bir ucundan tut ve o ucu elime koy. Ben bunu geç göreyim.
Zaman o sonsuz boyutlarından arınsın,
kendimle çelişeyim. Bana kendini inandır.
Yıllar sonra seni hala gördüğümde düşümde
bari delirdiğime değsin!

10 Nisan 2008 Perşembe

şimdi benim yaşım hayatın neresi?

Bir arkadaşım evlendi birkaç zaman evvel. Şimdi bir başka davet mektubu elimde. Hüzünbaz bir gülümseme yüzümde. Annem ablama hamileymiş 21inde, anne olmuş 22sinde. Hayatını kendi eliyle yapıp bozmaya başlamış yani 20sinde.
Şimdi benim yaşım dedim içimden, hayatın neresi? Güvenmeli mi güzelliğe, aceleyle mi devam etmeli yoksa yürümeye?...
Ayak izlerimi kayıp görmüyorum. İzleyemediğim filmleri, öğrenemediğim dilleri, gezemediğim ülkeleri… Emin adımlara inandırdım kendimi. Sakinlik ve dinginlik ruhu besleyen C vitaminleri, inandım…
Çünkü ben daha hiçbir kuşun uçmadığı yükseklerden, daha hiçbir ayağın yolunu şaşırıp inmediği uçurumlardan geliyorum. Ve anladım ki kaybederken kazanıyorum.
Hep böyle olmadı mı? Karanlıkta otururken anlamadım mı hayat ışığımın kendimde olduğunu, tam pes etmişken inancımı yitirmişken çıkmadı mı karşıma ömrümün yarısı o küçük kız… “hoşça kal” bile demeden giderken en sevdiklerim; insanlara değil hayata tutunmak gerektiğini anlamadım mı? Ve büyük üzüntüler yazdırmadı mı bana en güzel yazılarımı?...
Biliyorum “kaybetmek” ten kurtulamam, ama buna sevgiyle bakabilirim anladım. Bana getireceği günışığına dek gözlerimi kabuslara kapatabilirim.

16 Mart 2008 Pazar

diyebilir misin kaderine biraz da seni dinlemesini..??

‘İnsanın evi gibisi yok’ denen şeyi şuan çok içten hissettim. büyük bir koltuğu kimseyle paylaşmadan işgal edip kahveme koyduğum likörün tadını hissetmeyi denedim. Olmadı. şarkı büyü edasıyla algımı kapadı. insanoğlu duygulu yaratılmış... biliyorum pek çok kez duygularımı kaybetme eşiğine geldiğimde içimdeki büyük yokluktan. Şimdi yine duygu eşiğim düşüyor, kaybetmekten en çok korktuğum şeyi kaybediyorum.bu kayıp etrafımdaki surlarımla ters orantılı… 3gün sahip olduğum balıklarımı bile kaybettiğimde bunca kederleniyorsam yılların ben’ini kaybetmek bilmem nasıl olurdu…

15 Mart 2008 Cumartesi

edebiyattan giydim rengimi

Edebiyat dönemleri kadınlardan etkilenmiş nedense... Kadınlarsa modadan. Bu demek değil ki hep erkekler yazmış kadınlar ilham vermiş; ama yadsınamaz bir gerçek var ki kadın etkisi her daim süregelmiş; edebiyatın, siyasetin, dinin ilerleyişinde... Erdoğan Alkan varlık dergisinin bir sayısında “şiirin ölümsüz kadınları” diye bir yazı yazmış, şöyle demiş bir parçasında “kadınlar arasından çok az sanatçı çıktı ama en güzel yontular, en güzel resimler kadınlar için yapıldı, en güzel romanlar, en güzel öyküler, en güzel şiirler kadınlar için yazıldı.”

60larda yaşayamadım ben. Koyu renk göz makyajı, iri, renkli gözlükler,süper mini etekler,renkli mus ve file çoraplar, florasan renkler… Yaşım icabı epey bana uzaktılar. Dönemin edebiyatı bu tür kadından etkilenmiş haliyle… Biraz batının kadını ilham vermiş olmalı ki şiirlerde yabancı isimler yankılanmış. Özdemir Asaf’ın Laviniası, Atilla İlhanın Pia’sı, Sezai Karakoç’un Mona Roza’sı, Orhan Veli’nin Edith Almeria’sı ne kadar gerçek ya da ütopik tartışılır tabi ama bir aşkla bahsetmişler bu isimlerden her biri. Bilim kurgunun yükseldiği kentleşme idealizesinin yaşandığı bir edebiyat. Çiçek yüreklerin devriymiş 60lar… Renkli giyimleri mi aşkı doğurdu yoksa bu aşk mı renkleri bilinmez…

70ler daha durgun dönemlermiş, daha çok aşkın yansımaları varmış edebiyatta. Özgürlük hissi yalnız modaya değil edebiyata ve siyasete de yansımış aynı anda. Hippi tarzın yaygınlığından bilinmez mi? Rahat ceketler, yamalar, kroşe ve bordür baskılar, bağcıklı kalın dolgu topuklu rengârenk ayakkabılar, folklorik desenler, rengârenk tunikler, basma bluzlar morlar, sarılar, bordolar… Yine insandan ilham almış edebiyatta… Umut varmış mesela o dönemin dokusunda… 70li yıllarda çekilen filmlerin hemen hepsi mutlu sonla biterdi. Durum elbette giderek değişti… Zaten sabit kalan ne vardı ki?


80lerde edebiyat entelektüel bakış açısına dönüştü. 82den sonra siyasi yalpalamalarla edebiyat kendini çekti. Yalnızlık, yüzleşme ve içe dönüklük tercih edilen temalara dönüştü. Moda cephesinde de bu darbe hissedildi elbet… 80ler moda anlamında en rüküş ve çirkin yıllar olduğu söylense de bugüne çok iz bıraktı. O yıllar eğlenme ve hayal kurma zamanıydı. Bir taraftan moda imparatorlukları kurulurken diğer taraftan çok büyük kayıplar oldu. “Modaya damgasını çok ağır bir biçimde vuran o dönem” dendi büyük vatkalar, bileğe doğru daralan plili pantolonlar için. Kimse sahiplenmedi ama uzaktan seslenildi… Yaşanan büyük buhran arabeski ve cinsellik ön planlı filmleri, senaryoları doğurdu. Siyasetten ve gündemden uzak tutma amacı güdüldü, popüler kültür patlaması yaşandı adeta. Bize belki de hatırlanası en güzel anı olarak “susam sokağı” kaldı…


90lardaysa fantastik edebiyat diye bir şey çıktı… Romantik bakışın yitip tekdüzeliğin, mekanik, ruhsuz kent imgesinin yaşandığı… Bu dönemden sonra pastoralliğin doğuşu bu yüzden olmalı yani olmayanın istenmesi hayali… 80lerde markalaştırılan her şeyi 90larda sarsmaya başlayarak tamamen yok ettiler. Pop kültürünün patlama yapmasıyla moda çizgisi değişti elbet. Oduncu gömlekleri, kot gömlekler, bol paçalar yeni bir çizgiyle ilham eşiğini değiştirecekti yeniden… Benim çocukluğuma tekabül eden bu yıllar internetle tanışmak, annemizle Dallas izlemek, cinali serisini okumak, taso oynamak ve parliament sinema klubünün filmlerini izlemek anlamına gelecekti hiç kuşkusuz…


2000li yıllarda artık sürekli yeni kitap çıkıyor yeni trendler oluşuyor ama aslında hiçbiri moda olmuyor. Tüketimi kolay, hazırcılık hâkim adeta. Biraz 60lardan biraz 70lerden derken kendi dönemini yaratamadan bir şeylerin devamı oluyor… Mesela bu sezon 60lara dönüş yaptık yeniden… Dönüşler başa oluyor ve biz sürekli aynı şeyleri yaşıyoruz aslında… Devinim dedikleri bu olsa gerek... Edebiyat hayattır sözü tam olarak bu işte... Hayattan gelen edebiyat...



28 Şubat 2008 Perşembe

...

9gün süren Bursa fuarı boyunca bedenen veya ruhen benimle olan herkese teşekkür ederim.yaşadığım en güzel haftalardan biriydi.."adı yok" & "carpe diem" ailemize yeni katılan herkese bizimle bir ömür diliyorum..
sevgiler..

19 Şubat 2008 Salı

Bekliyorum,
zaman doldu!
Ama insan tüm yalanlarını itiraf etmeden
ölemiyor...

7 Şubat 2008 Perşembe

..adıM yok..

*
"adı yok çocukluğumdu."

başlarda okul çıkışlarında, lise üniformamla gittiğim kültür merkezinin meyvesi..salı günlerinin vazgeçilmez 2saatiydi. toplantılarımız için etüdlerden kaçtığım,geceden ödevlerimi yetiştirip salıya iş bırakmayışımdı.
*
"adı yok özverimdi."

yeni sayı için yazı yazmaya çalışmak, beğenilen yazımın yüzümde oluşturduğu kocaman gülümsemeydi, hiçbişeyin yok edemediği."
*
"adı yok sevgiydi"

tek bi amaç için bir çok yürekti.birlikte kutlanan doğum günleri,pikniklerimiz için ilk kez denediğim pasta tariflerimdi.elimizde fırçalarla badana yapmaktı yeri geldiğinde.
*
"adı yok yeni hayatımdı."

üniversiteye başladığımda yeniden kurduğum hayatımın değişmeyen tek parçasıydı.bu kez anayasa derslerine denk gelen perşembe saatleriydi.anayasadan vazgeçip dergime gelişlerimdi.ve artık istanbuldu, beyoğluydu adı yok..adapazarının istanbula uzanan kolu,11 yıllık bir mutluluk hikayesiydi.şimdi 11yaşında, her mevsime kendi rengini veren kocaman bir yürek "adı yok" .biz onu ne kadar büyük seversek ,adıyok okadar büyüyor... ve dillerde tek cümle yankılanıyor.. "biz güzeliz gel sende güzelleş.."

31 Ocak 2008 Perşembe


21 Ocak 2008 Pazartesi

..köR(üm)..

sence tesadüf diye bir şey var mı??..
ağlayarak uyanmak ,gördüğün rüyanın gerçeğe çok yakın olması gibi diyorum..sanki bir gün tesadüfen hayatının çok değişeceğini duymak
bir kahve fincanına bakıp konuşan bir insanın ağzından, kaderle oynamak mıdır?
kendini duyduğun şeyleri yaşamaya zorlamak gibi yorumlanabilirdi aslında..
ama 1.5 sene sonra ayaklarını yerden kesen adamla tanışınca gerçekten,
saçmalık olmaktan çıkar değil mi duydukların.. inanmaya çalıştıkların..
duyduğun güzel kehanetlere inanırsın sadece ,
kötü sözler ise saçmalıktır gözünde..

yok-luk


midemdeki geçicek gibi bir bulantı değil.
gözümün değdiği herşeyden tiksindiğim anlar..
suretime bile bakmaya cesaret edemediğim..
aynalara düşmanım,kaderime küskünüm ömrüm azalıyor gün be gün..
içime çekebildiğim nefes küçülüyor ve de.
artık anlamı olmayan bir cümleyim.eğreti duruyor hangi yazıya eklense..
ağlayamıyorum,
belki biraz olsun başımı dik tutabilirdim birkaç damla dökebilseydim gözlerimden.
anlamı yok anladın mı,gereği yok saatlerimin..
belirsiz bir boşluğa düşüyorum dedim ya sana..
gözümü açtığımda çok geç olmamalı
özgürlüğün tadının damağımda kalması içinn..
ummak?
boşversene..
hayatla tüm gemilerimi yaktım..
dönüşüm yok,yok..
belki..belki birkaç damla düşseydi gözlerimden?
bilmem olurmuydu faydası..

20 Kasım 2007 Salı

gülümsedim

Sicim gibi bir yağmurun indiği boş sokaklarda kayboldum. Oysa yağmur yağmazdı bu şehirde sen beni yüreğine sarmaladığında ilk kez. Toz kokusu genzi yakardı. Gün, geceye geç dönerdi. Uzaktan uzağa konuşur, uzaktan uzağa büyütürdük birbirimizi dünyamızda. Ne aynı şehirde nefes alabileceğimiz belli o zamanlar, ne aynı ülkede… Kötüsünü düşünme derdin ya ben buğulu baktığımda, düşünmedim. Kötüsünü vermedi hayat bize. Seni yaşamam için bana şans verdi.

Hayat, beni sana emanet etmişti. Anne kucağının, baba sıcağının boşluğuna taliptin önceleri. Sonra açılan tüm boşluklarımı saran yine sendin. Öyle derin dokundun ki yüreğime, duam oldun, ruhum oldun. Yüzüne dokunmaya kıyamadığım…

Varlığın bir meltem gibi hafifçe dokundu yüzüme. Bir ömür dolusu hayal kırığı sere serpe yatarken içimde, -ellerinde kesilse birçok kez- ayırmadın düş acısı, aşk acısı, olmamışlık acısı diye topladın bir bir hislerimden.
Yokluğunu düşünüyorum. Seni bensiz bıraktığım zamanları. Açmadığım telefonları, yersiz serzenişlerimi, sonraları aldığım nefeslerin yetmeyişini, en içimde acıyan şeyin varlığını yok saymayışımı… Bir şey eksik ama diye başlayan cümleler, ellerimin hep soğuk kalması yokluğunda… Ellerim üşürken ruhum nasıl ısınabilirdi ki… Ağlayarak arayışım geliyor hatırıma ardından seni. Başka bir şehrin gecesinden seni arayışımı, gevelediğim birkaç kelimeyi… O zaman bile bana kıyamayan sesinle bana nasıl huzur verdiğini anımsıyorum. Nasıl çekip aldığını beni hayattan yeniden.
Hayat benim için zor geçmişti. Bana çocukluktan kalma izlerini anlattığında iki uzak insandık. Yuvada geçen günlerini, annenin, babanın seni almayı unuttuğunda tek başına beklediğin saatleri… Yarım cümlene ben devam etmiştim. “Gündüz oynamak için birbirini ezdiğin oyuncaklara bu kez dokunamazdın değil mi?” dediğimde bana bakışını, kimsenin anlayamayacağı o acıtan bakışını anımsıyorum. İlk kez aynı şeyleri yaşadığım birinin gözleriydi bana baka o bir çift göz, senindi. Herkesin gülerek cevap verdiği bu küçük ayrıntı beni acıtmıştı, biz yapmıştı yaşananları.
Şarta bağlanmış gibi her canım acıdığında aynı giysileri giyer, aynı yola döner, bir parça susar, bir parça yürürdüm. Ama böyle olduğunu fark etmem sanki hayatımla ilgili müthiş bir şeyi keşfetmişim hissi uyandırdı bende, gülümsedim. Her gün yürüdüğüm bu alelade yola sayısız anlam yükledim. İçimden bizim için bir avuç iyilik geçirdim.
İçimdeki aleve dokunsun istedim tenin. Gözlerin, gözlerimden okusun kendini… İstedim ki yağmur gibi içime yağ. Öyle temiz olsun yüreğim, öyle berrak olsun ki; içimde seni rahat göreyim.


1 Eylül 2007 Cumartesi

masal meseLa

**sıR 'a..

“Ne istedim biliyor musun?
Eller yukarı...!
Bu bir soygundur.
Halk kütüphanesinde geçti bir gün aklımdan
Hiç düşünmeden kalktım ayağa
Bağırdım sonra
Sonra..sonra..sonra..
Anladım ki hukuku düzeni bozanlar yazmalıydı aslında...”

Genzini yakan bir kokuyla uyandı. Uyanmayı en sevmediği saatte, en sevmediği şekilde. Kalın siyah perdelerini özenle seçmişti oysaki sırf bu nedenden. Sabahın ilk ışığını yüzünde hissetmekten haz etmezdi doğduğundan bu yana.
İnsanların bir çoğundan farklı olarak ümide anlam yüklememişti hayatında. Siyah kalın perdelerinin çapraz duvarında odasına ait tek dekor olan bir pano asılıydı.
“ Ümit mi? Ümit en son kötülüktür!”
Bu neydi şimdi dedirten bir his yaratırdı görenlerin aklında..

“Ümit en son kötülüktü evet. Pandora’nın kutusu açılıp Zeus’un içinde sakladığı bütün kötülükler dünyaya saçıldığı zaman orada son bir kötülük kaldığndan kimsenin haberi olmamıştı.”ÜMİT” O zamandan beri , yanlışlıkla kutuyu ve içindeki ümidi iyi şans olarak yorumladık. Fakat Zeus’un arzusunun insanların kendilerini işkenceye teslim etmeleri olduğunu unuttuk. Ümit kötülüklerin en kötüsüdür çünkü işkenceyi uzatır. “ *

Bir oda, yerde kitaplar,işlevsiz plaklar, kül rengi bir gramafon, tabure köşelerinde özensiz çıkarılmış birkaç parça kazak pardesü..
“Gitmek” kelimesinin hayatında bir yansıması olmayan kimse gördün mü? Ardında bırakmak , arkada kalmak, arkasından bakmak ya da...?
-“Gördüm evet!” diye sert bir çıkışla kalktı doğrulduğu yatağından.
-“Gördüm ya sende!”dedi bu kez , aynadaki belli belirsiz suretine.
-“Gitmek senin gibiler için önemsiz değil mi?” Sanki küçümser bakışlar attığı kendisi değildi. Arkasında bırakacak bir şeyleri olmayanar gitmekten, terk etmekten korkmazlardı çünkü.
Her temas iz bırakırdı ruhta. Bomboş ruhlar boşa geçmiş hayatlardı. Amaçsız, sevgisiz , duygusuz geçen yıllar...
“Hayatın ne olduğunu bilmiyorum demek yersiz olur ama benim dünyamda yarattığı izlenim koca bir boşluk..” diye geçirdi fikrinden..
Bir anlamı yoktu, bir boşluktu evet diyerek göz göze geldi bu kez suretiyle. Çünkü ben çimen kokusunu içime çekmedim. Ters akıntılarla dolu bir labirentte yolumu kaybetmedim. Yüksek topuklu kadınlar girmedi hayatıma. Günahın kendi ekseni etrafında dönen suretinden hiç haz etmedim.
Hayat herkes için aynı şeyi ifade etmek zorunda hissetmedi kendini. Bazısına gücü, bazısına egoyu, bazısına boşluğu tattırdı. Başını kaldırıp ona hesap soran çıkmadı. Ya da çıkan, hayatı değiştirecek gücü sihirli değneğinde bulamadı. Hayatın anlamını sorgulamaya odakananlar ise ana rahminde doğmayı bekleyen bebek kadar sabrı ortaya koyamadı. Ne gökten yere üç elma düştü ne de filmin esas oğlanı masum prensesine kavuştu.
Ayağa kalktı , kendi etrafında birkaç adım attı. Masadaki kül rengi gramafonu yokladı. Duvardaki panoya uzun uzun bakıp , ümitle olan düşmanlığını tazeledi birkez daha. Yüzüne nadiren yerleşen gülümsemesiyle içinden bir iyilik geçirdi. Kabus karası perdelerini sonuna dek açtı. Sabah yüzüne vuran güneşle uyanmayı diledi ilk kez, gecenin koynunda dalarken uykuya...

* Nietzsche

8 Temmuz 2007 Pazar

bomboşluk..

İlk kez geçmiyorum bu yollardan. Bu kaldırımlarda defalarca kez yürüdüm, başımı çevirip iskelenin bu parçalanmış merdivenine ilk kez bakmıyorum. Bir çoğunda kendimi yakın bile hissetmiştim o parçalanmışlığa..
Aklımdaki onca şeyi çözümlemek için bir umutla gelip oturduğum,her şeyi sorgulayıp ta bir o kadar umutsuzlukla geri döndüğüm aynı sahilin aynı bankında oturuyorum.Bu kez diğerlerinden bağımsız, apayrı soru işaretleriyle dalıyorum denizin seyrine.
Yüzümde aptal bir gülümsemeyle doğruldum, fark etmeden iki büklüm olduğum bankta. Burada en son oturup bir çözüm aradığımda duyduğum endişeydi yüzümü böyle gülümseten. Acaba onu arayıp “uykumu geri ver!” deyip cevabını bile duymaya fırsat vermeden kapatsam telefonu anlar mı ben olduğumu diye düşünmüştüm... Ve yüzümün kasları, onca zaman sonra yüzüme kapattığı kapıları anımsamamın verdiği belirsiz bir duyguyla tekrar gevşedi..
Kaç yıl geçti kim bilir üstünden.O zamanlar içim aynı duyguyla dolar, aynı duyguyla taşar ve o aynı duygudan başka duyguya geçit vermezdi...Şimdiyse bu boşluğa, bomboşluğa sığamıyorum.
Tam da bunları mı düşünmeye geldim buraya diye aklımdan geçirip, kafamdan geçenleri, asıl geçmesi gerekenlerle değiştirmeye çalıştığım anda tokat gibi yüzüme çarpan o keskin kokuyla, onun kokusuyla irkildim oturduğum yerde. Üzerine yazdığım tüm yazılar, yaşanan tüm ayrıntılar,sesinin tınısı beynimde şok etkisi yarattı...Yıllar boyu artık benim için bir şey ifade etmiyor ki deyip avunduğum tüm detaylar hemde en ufak ayrıntısına kadar beynimde eski yerini aldı.Hiç yol alamadım mı diye sorgulamak, acaba unutamadım mı diye şaşırmak, özlemek, pişman olmak ve adını koyamadığım bir çok duygu aynı anda hissedilince nefes almak ve yutkunabilmek biraz zor oluyormuş anladım..
Kalp atışlarımın kalbimi yorduğunu hissettim. Yaşanan her şey geride kalmıştı. Çok, çok geride üstelik..Eğer karşılaşacağım gözler onlarsa bile aslında konuşulacak birkaç cümle bile kalmamıştı..O olsa ne yapardım..?Nezaketen birkaç cümle kurmalı mıydım?.. Bunları düşünemedim.. Doğruyu sorgulayamadım..İçten gelen bir güdüyle başımı hafifçe arkaya çevirdim.Ona yöneldiğimde tanımadığım bir çift gözle karşılaştım.
Evet , biliyorum..
bir tek kokuydu geçmeyen zamanla..
ve her duyulduğunda biraz daha keskinleşen..
Buğulu bir gülümsemeyle baktım yüzüne, ilk kez gördüğüm o bir çift göze, yılların anısını, acısını, gülümseyişini, izini yükleyerek…