8 Eylül 2013 Pazar

Başka akıllar bize yük


Ancak yolunu kaybettiğinde karşına çıkan işaretleri okuyabiliyorsun. Kitapları, filmleri, diyalogları, insanları, şehirleri, sahilleri anlıyorsun, ya da başka bir gözle bakıyorsun diyelim.

Bundan bir sene önce garip bir hisle Roma’ya gittim. İlk kez gördüğüm şehirleri oldum olası sevmişimdir. Dünyayı tanımaya çalışan yeni doğanların yüzündeki tarifsiz şaşkınlık ve merakla yürür insan sokaklarda. Oysaki yollar birbirine benzer. Oysaki kokular, suretler, şehirlerin ezgileri birbirine benzer ve şehirler hakkında yazılanlar ve anlaşılamamak korkusu taşınan aşklar, birbirine benzer…

İnsan okumaktan korkar mı? Bazı kitaplar var ki bir sayfasını çevirmek bir yıl alıyor. ‘Tutunamayanlar’… Kitabı yeniden elime aldım bu akşamüstü çünkü yine bir işaret arıyorum beni bana hatırlatacak. İlk sayfasını çevirdim 05.08.2011 diye tarih atılmış, “Canım kardeşim, yazmayı hiç bırakma. Seni seviyorum” diye imzalanmış. Sahi son iki yılda ne yazdım diye düşünmeden edemiyorum. Son iki sene bu kitaba neden dokunamadım diye, düşünmeden edemiyorum. Öylesine bir sayfa açtım ve garip bir işaret gibi ‘Ne Yapmalı?’ başlığı gözüme takıldı. Ahh Oğuz Atay, sende mi uzun yollarda kayboldun? Üç başlık ardı ardına sonra... Kendini iyi tanımak, kendini eleştirmek ve dış etkenlerin uyutucu durgunluğuna kapılmamak… Hemen ardından çok iyi bilinmesi gereken filozof ve edebiyatçılar diye Kafka, Nietzsche, Kierkegaard ve Spengler’i anmış. Fark ettim ki böyle duyguların en yoğun hissedildiği anlar insanı Tanrı’ya yaklaştırıyor. Evim hemen yakınında büyük ve heybetli bir kiliseye bakıyor. Deniz kıyısında, dalgaların sesi kilisenin çanlarına karışıyor. Garip bir hisle ayaklarım kiliseye yöneldi, anlamadığım bir dilde bir saat süren ayini dinledim, tanıdık üç beş kişiye rastladım, anlam veremedikleri her halinden belli gözlerle bana baktılar. Sanki kilisede oturmak bana yasak, nihayetinde aynı tanrıya inanmıyor muyduk?

Anlaşılamamak büyük bir korku içimde... Etrafımdaki hiçbir insanın beklentilerini karşılayamıyorum neden. Çocukken ya da ilk gençlik döneminde beklentiler daha makuldü, yüksek sınav notları, iyi bir üniversiteye girmek, sonra diplomayı aileye teslim etmekle karşılanıyordu ama yaş aldıkça beklentileri karşılamak zorlaşıyor. Ofiste patronunu memnun etmek kaygısı, hemen evlenip aileni memnun etmek, hayatını O’na adayıp olmadığın birine dönüşmek ve sevgilini/kocanı memnun etmek kaygısı… Öyle bir an geliyor ki istediğin şehirde, ülkede yaşayamaz oluyorsun, saçını dilediğin renge boyayamıyorsun, evine dönüp mümkün olan en kısa zamanda (yeterince tanımadığın) birisi ile evlenip çocuk büyütmeye başlamazsan ‘öteki’ oluyorsun. Herkesin senin hayatın üzerinde beklentileri başka peki kendine sorduğun oluyor mu; ‘Sen ne istiyorsun?’.


Tam üç senedir Akdeniz’in epey güneyinde ufak bir adada yaşıyorum. Kendimi memnun edecek kadar ülke gezdim, geziyorum, sahip olmak istediğim her şey yok henüz hayatımda, canımı en çok yakan o yıllar boyu emek verdiğim kitaplığımın burada olmayışı ama farklı şeylerle mutluluğu ikame ediyorum. Hayatın anlamını unuttuğum zamanlar oldu, yanlış insanlarla, yanlış hayatlarla boşa geçen günlerim oldu ama yaşadığım hiçbir saniyeden pişman olmadım. Bu yaz hayattan yeni bir yaş aldım ve tekrar anladım ki hayat çok hızlı geçiyor. Kin tutmak için, kalp kırmak için, hayatı ertelemek için, görmek istediğin şehirleri sonraki yıllara bırakmak için vakit yok… Dünya nimetleri anlamsız geliyor böyle zamanlarda, as olana ulaşmak istiyorsun. Keşke yüzyıllar önce doğmuş olsaydım, keşke her şeyin daha anlamlı olduğu, hakikatin duygularda ve kelimelerde olduğu zamanlarda yaşasaydım. Karnımda büyük bir sancıyla uyuyorum, uyanıyorum günlerdir. Oğuz Atay okumak da elbette yardımcı olmuyor biraz olsun gülümsemeye ama gel gör ki her satırında söylediklerinin hakkı var, “Beni anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz. Yaşarken anlaşılmaya mecburum.” İnsan bu cümlenin üstüne yutkunamıyor… 

Fotoğraf: Melanie Schiff

1 yorum:

Anonim dedi ki...

Milena...