3 Aralık 2012 Pazartesi

2 Aralık 2012 Pazar

mektuplar...


"Dear David,

We haven’t had any communication in a while, and it’s given me time I needed to think.

Remember when you said we should live with each other and be unhappy so we could be happy? Consider it a testimony to how much I love you that I spent so long pouring myself into that offer, trying to make it work.

But my friend took me to the most amazing place the other day, it’s called the Augusteum. Octavian Augustus built it to house his remains. When the barbarians came, they trashed it along with everything else. The great Augustus, Rome’s first true great Emperor, how could he have imagined that Rome, the whole world as far as he was concerned, would one day be in ruins?

It’s one of the quietest and loneliest places in Rome. The city has grown up, around it over centuries, feels like a precious womb, like a heartache you won’t let go of…as it hurts too good. We all want things to stay the same, David. Settle for living in misery because we’re afraid of change, of things crumbling to ruins.

Then I looked around this place, at the chaos it’s endured, the way it’s been adapted, burnt, pillaged then found a way to build itself back up again and I was reassured. Maybe my life hasn’t been so chaotic, it’s just the world that is and the only real trap is getting attached to any of it.

Ruin is a gift. Ruin is the road to transformation.

Even in this eternal city, the Augusteum showed me that we must always be prepared for endless waves of transformation.

Both of us deserve better than staying together because we’re afraid we’ll be destroyed if we don’t."
Elizabeth Gilbert (Julia Roberts), Eat, Pray, Love

29 Ekim 2012 Pazartesi

üzülme güzel kadın, hayatımıza bahar geldi...

‘Sevgilim’ dedi, “göğsümdeki en güzel oda senin…”
İnsan başlangıçlardan korkar mı? Ben korkarım. Ayrılıklardan korktuğum içindi sevmelerden uzak duruşlarım. Sonra sabah, vakti gelen ezan gibi hayatta yeni başlangıçlar gelir dayanır kapına. En güçsüz, en beklenmedik, en olmayacak vakitte bulur seni. Tutar kolundan, çocukken kuma gömüp kaybettiğin yeni ayakkabılarını bulduğun günün mutluluğuna götürür. İşte o mutluluklar gerçektir boyun bir metreye varana kadar. Sokaklarda yankılanan kahkahaların yapmacık değildir. Dizlerinin yara bere içinde olduğu hatıra fotoğraflarındaki gibi gözlerin kocaman, biraz telaşlı bakar.
Şarkıların anlam kazandığı bir nokta vardır. Okuduğun kitapların altını çizerken seçici olduğun, ona kurmaya layık bulacak bir cümle için geceyi gündüz ettiğin bir nokta…
‘Beklemek’ ne zor bir kelime… Gözünü az önce açan bir yeni doğanın şefkat beklemesi gibi bir beklemekten bahsediyorum. Kelimelere yeni baştan anlam verir bu duygu. Sadakat gelir göğsünün tam orta yerine yerleşir. “Oruçtaki su gibi bekliyorum seni der sana, susarak, canım yanarak…“
Yılların derin uykusundan uyanan bir prenses edasıyla uyanmak gibi her sabaha bu hisle uyanmak… Gördüğüm tüm şehirleri, ayak bastığım ülkeleri, yediğim yemekleri, bu zamana kadar dinlediğim tüm şarkıları O’na anlatmak ister gibi, sanki hep eksik olan bir parçayı bulup biraz korkuyla yerine özenle yerleştirir gibi… Uzun mektuplar da yazsam hiçbir kelime yakışmıyor adının yanına. Anlat desen anlatamam. Sana bakar uzun uzun susarım. Aramıza ne gereksiz kelimeler girsin isterim, ne denizler, şehirler girsin bu vakitten sonra… Bu vakti uzun yıllar bekledim ben sevgili… Sabırla, sebatla, canım acıyarak bekledim… Ama yüzüne bakınca yollar azalıyor, güneş yeniden doğuyor, içimdeki karlar eriyor yüzüne bakınca… Saçlarıma dokunup hoşça kal dedin veda ederken, gözlerin bana neler dedi bunu bilmeden döküldü dilinden o sessiz kelimeler… Varlığın, artık her şey geçti diyordu.
Sen bana hoşça kal dedin veda ederken, gözlerinse ‘üzülme’ dedi, “üzülme güzel kadın, hayatımıza bahar geldi...”

10 Temmuz 2012 Salı

Notlar VI - Roma


Tam bir sene öncesine ait bir sabaha uyanmak gibiydi… Hayatımın en tarif edilemeyecek yazını geçirdim diye anlatıp durmuştum oysaki tüm sene. Şimdi nefesimi tutmuş hayatımın en tarif edilemez ikinci yazına giriyorum. Geçen yıl, tam da bugünlerde, gözlerimi açtığım her sabah güneşin bir kez daha doğuşuna dayanır mıyım diye içimden geçiriyordum. Tam altı sabaha tekabül ediyordu kendimi bu ülkeden İspanya’nın güney şehirlerine bırakıp Tanrı’dan dinginliği dileyişim. Şimdi tam bir sene sonra bu küçük adada geçirdiğim altı tarifsiz sabahın ardından kendimi Roma’nın ruhuna bırakıp Tanrı’dan ikinci kez dinginlik dileyeceğim… Bu sabahların gerçekten bir anlamı olmalı…

Küçük otel odalarını oldum olası sevmişimdir. Eğer radyoyu açtığımda çalan şarkılar da İspanyolca olsaydı, Seville’de geçirdiğim ilk geceden ayıramazdım gördüğüm manzarayı. Küçük bir balkonu var odamın. Valizimi yatağa bırakıp müzik açtım, Barberini Meydanına bakan balkonumdan sokağı seyredip kendime bir dua gibi geceler, sabahlar boyu tekrarladığım tek kelimeyi yineledim, bilmem kaçıncı kez. “Geçecek…”

Gözümü bilinmedik sabahlara açmak garip bir hisle uyanmama sebep olur. Bilmediğim bir otel odası, bilmediğim bir şehir, bilmediğim bir ülke… Otel odaları insanı yalnızlaştırır, kimsesiz hissettirir nedense. Ya da bu his beni terk etmediğinden her duruma uyarlıyor da olabilirim. Ama yok, hayır. Hayatımın en mutlu dönemlerinde dahi hiçbir sabah bir otel odasında gülümseyerek uyanmadım.

Yollar yürüdük… Sokaklar tek bir yola çıkıyordu. Kafamı kaldırınca tüm heybetiyle Kolezyum esas adıyla Colosseo karşımda öylece duruyordu. Hayatta bazı anlar vardır, olduğun yer ile tasavvur ettiğin yer ya da şey farklıdır. Attığım her adım beni tarihe taşıyordu. Bazen olur ya duvarlara dokunursun, yüzyıllar önce bu duvarlara kimlerin dokunduğunu hayal edersin plansızca. Ne büyük aşklara, yasaklara, cinayetlere, imparatorluklara tanıklık etmiştir bastığın yerler. Tarih orada elimin altında duruyordu. Onu kokladım, hissettim içimde, gözlerimi kapatıp yaşanan sahneleri izledim zihnimde. Asırlar boyu savaşlar, yıkımlar, yangınlar, depremler görmüştü bu şehrin her köşesi. Aldıkları bunca hasardan sonra bu mükemmelliğe erişmişlerdi… Soluduğum her nefeste içime döndüm, kendi parçalarımı aradım. Kitapta diyordu ya "Ruin is a gift. Ruin is the road to transformation." Bu his kendi içime açılan bir kapıydı adeta. O an hayatı, insanları, eksiklikleri, yaşanmamışlıkları suçlamayı bırakıp tekrar ve daha derinden nefes almaya başladığım andı. Hayatta şükretmekten kimse kaybetmiyordu bunu yeniden hatırladığım andı. Gülümsedim. 

Roma’nın insan ruhuna iyi geldiğini kitaplardan, filmlerden bilirdim ama şimdi kendim görüyorum ki bu şehir daha ilk akşamdan yaralarıma iyi geliyor. Uzun bir sabahın ardından uzun bir öğle sonrası dilime damağıma değen tüm tatlar İtalyan mutfağına olan düşkünlüğümü perçinliyor. Bu şehre ilk gelişim, büyülenmemek elde değil diyorum arkadaşıma. Bana cevabını bulamadığım sorular soruyor. Evimde olsam kendimi kitaplarıma kapatır tek kelime konuşmazdım. Şimdiyse konuşuyorum uzun uzun, anlatıyorum arayıp da bulamadıklarımı. Gülüyor bana belli etmeden, konuşmadan anlaşmamız bu kadar normal mi diyor, bilmiyorum… Artık hiçbir şey bilmiyorum. Goethe diyor ya; “Güneş, ay ve yıldızlar artık diledikleri gibi dolaşabilirler. Çünkü ben artık ne zaman gündüz ne zaman gecedir bilmiyorum. Gözüm artık hiçbir şey görmüyor…”

Fontana de Trevi’de gözlerimi kapatıp tüm bozuk paralarımı bıraktım suya, elimden gelse kendimi de bırakırdım. Oradan yürüyerek Spagna (İspanyol merdivenleri)ne geçtik. 1725 yılından kalma Cennet’ten bir parçaydı adeta. Hayatımın “bitmesin” dediğim sayılı anlarından biriydi o akşamüstü… Öyle ya, yinede her şey bitiyor ne yazık…

Vatikan’dayız. Vakit öğleni vurmak üzere… Bir gece ve bir sabah daha bitti. Sesim bedenimden ayrılmıyor. Sesim tüm seslerle birlikte boğazımda düğümleniyor. Dünyanın dört bir yanından insanlar toplandığımız meydanda vaazı dinliyor. Dünyanın en sıcak Pazar’ı olsa gerek kilise sırasında beklediğimiz bu öğle vakti… Kiliseye adım atmamla büyük bir sancı sarıyor tüm bedenimi… Dizlerimin üzerine çöküp saatler boyu ağlıyorum. Başım önümde soruyor bana “arayıp da bulamadığın ne?” aklıma tek kelime gelmiyor. Bilmiyorum diyorum. Saçlarımı elleriyle sevip “Bak!” diyor, “Eğer açmak istediğin kapının hangisi olduğunu bilmiyorsan bulmayı umduğun anahtar kapılarını açmayacak” Lütfen diyor, lütfen Ezgi, cevaplardan önce soruları aramalısın… Orda anlıyorum ki önce onu, sonra kendimi affetmeliyim. Aksi halde yollarım hep çıkmaz olacak. Kör sokaklarda dönüp duracağım, ışıklar yollarıma dökülmeyecek…

“Güzel geleceği bekleyerek görkemli gençliklerimizi eskitiyorduk, hiçbir zaman yeterince tükenmez görünmüyordu oraya götüren yol” diyordu Gide. Kabuğunun kalkmasından korktuğum tüm yaralarımı bir bir yokladım ellerimle. Sanki gün daha yeni ağarıyordu bedenimde. Huzur yanı başımdaydı ve ben bunu görmezden geliyordum. Huzur, Tanrı’nın adıyla çağırıyordu adımı. 

25 Haziran 2012 Pazartesi

Genç Werther'in Acıları

Sabahleyin güneşin doğuşunu seyretmeyi akşamdan aklıma koyarım. Sabah olur, bir türlü yataktan kalkamam. Geceleyin ay ışığını seyretmeye gündüzden niyetlenirim, gece olunca odamdan çıkamam. Niçin kalktığımı, niçin yattığımı bilmiyorum.

Artık güneş, ay ve yıldızlar istedikleri gibi dolaşabilirler. Çünkü ben artık ne zaman gündüz ne zaman gecedir bilemiyorum, gözüm artık hiçbir şey görmüyor...

Goethe

14 Haziran 2012 Perşembe

11 Haziran 2012 Pazartesi

adın...


“yorgunum… hiçbir şey bilmiyorum, tek istediğim,
yüzümü kucağına koymak,
başımın üzerinde dolaşan elini hissetmek
ve sonsuza dek öyle kalmak” K.

Yeni sabaha uyanmak gibiydi yüzün veda ederken. Vedalardan, ‘hoşça kal’lardan, tren istasyonlarından, havaalanlarından neden haz etmediğimi hatırlatır, insanın saklanmak için uykulara sığınmasını kelimeler olmadan anlatır gibiydi… Yüzün, gün ışığından neden korktuğumu yineledi bana, yüzün bir insanın taşıyabileceği en cüretkâr renkti…  

Korkma. Korktukça yollar azalmıyor. Korktukça insanlar kavuşmuyor birbirine. Sanki asırlardan geri sayıyorum seni. En sakin, en manidar, en kimsesiz sesimle adını çağırıyorum. Adın tüm anlamlarından sıyrılıyor sonra… Ah adın… Adın bir duaya yaraşacak kadar temiz, piyanodan dökülen en bulunmaz ezgi, dolunayın geceye kattığı ışık kadar berrak adın… 

Bir de yüzümü kucağına koysam...
-photo: sabina tabakovic-

17 Nisan 2012 Salı

adı yok 60 / birlikte on beş sene, altmış mevsim!

   

Mevsimler kaldı geride. Aylar, yıllar kaldı... Kurduğun her düşe tam on beş sene, tam altmış mevsim şahit oldum. Daha sayısız mevsim sana ilham, yanağında bir buse olmaya, adı konmamış rüyalara ad olmaya geleceğim. Olur da içinde dünyayı değiştirme hissiyle uyanırsan yalnız kalmayasın diye.

Vakit, avazın çıktığınca şarkılar söyleme vakti. Bir kuşa gülümsemek için, sebepsiz bir iyilik yapmak için, kimsenin ihtimal vermediği hayallerini gerçekleştirmek için yarını bekleme!

Yeni başlangıçlar için bir ilkbahar sabahından daha güzel ne olabilir? 

18 Mart 2012 Pazar

“love each other, forgive each other”

Dünya nüfusunun %95’inin mutsuzluk ve hayal kırıklığı üzerine kurulu olması değişmeyecek bir gerçek. Öyle katı bir düzen içindeyiz ki, gazeteler her gün milyonlarca insanın öldüğünü yazıyor, dergiler ne kadar şişman olduğunu hissettiriyor, cemiyetler içindeki kıskançlık güdüsünü canlandırıyor sahip oldukları kıyafetler, arabalar, muhteşem evler ve güzel kadınlarla… Filmler kusursuz ilişkileri konu ediyor ve görüyorsun eşler ne kadar muhteşem olabilir. Duygusal, romantik, fedakâr… Sonra kendi hayatına bakıyorsun, diyorsun ki kendine, aman allahım dünya korkunç, şişmanım, parasızım ve erkek arkadaşım duygusuz bir mağara adamı.  
Buraya kadar her şey doğru ya sonrası? Hayal kırıklıkları, depresyonlar, ben iyi bir hayat hak etmiyor muyum’lu soru cümleleri… Bu noktada özgüven bir çözüm ama tek başına yeterli değil. Kaçırdığın küçük bir detay var, uzun uzun düşünmediğin üstünde aslına bakarsan. Kişisel gelişim kitaplarının klişelerinden bağımsız ama bir noktada aynı, hayatın güzelliğini görebilme yetisi. Bunun eminim teknik bir adı da vardır. Hatta felsefik bir kavram bile vardır. Çok basitçe açıklamak gerekirse, gözünü açmak ya da etrafında yatan güzelliği ve mutluluğu görmek için kendine bir şans vermek. Anlaşılamayan gerçek şu; mutluluk bir seçenektir, kader değil. Başkalarının sahip olduğu şey her zaman sana daha güzel görünür ya da komşunun bahçesi her zaman daha yeşil…  
Dünya, rüyalarını önüne sermeyecek çünkü hep yeterince iyi olmadığını düşündürecek sana. Sen hayallerini hak etmediğini hissederek onlardan vazgeçeceksin. Yeterince güzel olmadığın için, yeterince akıllı ve zengin olmadığın için savaşmayacaksın. Güzelliğin ne kadar basit olduğunu anlayacağın güne kadar sessiz kalacaksın. Boynun bükük, suskun…
Popüler kültürün boyunduruğu altında kalan insanlar için üzülüyorum. Eğer iyi haberler duymak istersen onları bulmak, çıkarmak senin elinde. Eğer yeterince zayıf olmadığını düşünüyorsan çikolatayı ve onca yemeği bırakıp şehirde yürüyüşe çıkmak da senin elinde, eğer mutlu bir ilişki istiyorsan her şeye şikâyet etmeyi bırakıp iyi şeylere odaklan, anlayışlı ve bağışlayıcı ol ama iflah olmaz bir kaosta olduğunu düşünüyorsan bırak savaşmayı ve hayatına yalnız devam et. Dünyada en güzel şeyler parayla elde edilmiyor, etrafına baksana onca paraya hâkim insanlar mutsuz, kıymet bilmez olduğunu göreceksin. Tüm kutsal kitapların, tüm felsefi akımların, tüm kişisel gelişim kitaplarının aynı cümle ile bağdaşması ilginç değil mi? “love each other and forgive each other” birbirinizi sevin ve birbirinizi bağışlayın.
Güney Kore’de bir çeşit ses yarışmasına katılan bir genç çocuğun hikâyesi var aşağıdaki videoda. Ama ne desem anlam eksiltir. Hikâye burada… Söyleyecek sözüm yok, zaten hala ağlıyorum.


Bir ufak notum daha var, okuduğum en manalı kitaplardan biriyle ilgili. Kafka’nın Milena’ya yazdığı mektuplarla ilgili. 1920’li yıllarda yaşanan bu aşk hikâyesinde öyle büyük fakirlik var ki, yaşanan savaşlar, yoksulluk ve açlık var ki, Kafka biricik aşkına çok büyük fedakârlıklarla birkaç kitap ve bir kazak gönderiyor, Milena hayretler içinde kalıyor. Çünkü sadece iki tane elbisesi var. Bu büyük jestin altında eziliyor genç kadın. Uzun mektuplarla teşekkürler ediyor… En son hangi hediyeye bu kadar değer vermiştim yemin ederim hatırlamıyorum. 

23 Ocak 2012 Pazartesi

Hayatın nereye gideceğini bilmemek çok huzurlu değil mi?


Tesadüflerin gücüne inanırım, kelimelerin gücüne inandığım gibi. Filmlerden etkilenmek gibi, kitaplardan, insanlardan, şehirlerden, ilkyazdan, yollardan etkilenmek gibi bir huyum vardır. Bazen öyle bir an olur ki hayatta, belki dünyayı değil ama senin dünyanı değiştirir. 


Sana yazmadığım zamanlarda kelimelerle arama yıllar giriyor.  İnce bir yolun sonunda yalnız kalıyorum. Her şeye alışılırdı, kelimelerden uzak kalmaya, ait olduğum şehirden ayrı olmaya, ege sahillerinde geceyi sabah edememeye bile alışılırdı, bilseydim ki gözümü kapattığımda seninle aynı rüyayı göreceğim. Bilseydim ki göl evinin önündeki iskelede boylu boyunca uzanıp sesinden en güzel bölümleri dinleyeceğim, en sevdiğim kitaplardan…

Hayatın nereye gideceğini bilmemek çok huzurlu değil mi? Hangi yola döneceğini, hangi okula gideceğini bilmemekten, hangi insana senden bir şey vereceğini bilmemekten bahsetmiyorum. Ama ben mesela can sıkıntısından o öğrenci derneğine girmeseydim, eğer Malta toplantısına gitmeseydim, okuldan toplantı için bana burs çıkmasaydı, uçağımı kaçırsaydım, gelmeden birkaç gün önce yaşadığım ruh haline yenilip kararımı değiştirmeseydim hayatım nasıl olurdu? Hangi ülkede olurdum, hangi insanları tanırdım? Bunu bilmiyorum. Bir şey bilmemek ne derece huzurlu olur diye sorsalar, pek düşünmezdim bile. Ne saçma soru derdim. Meğer gün gibi aydınlıkmış… 
- photo: sabina tabakovic-

22 Ocak 2012 Pazar

adı yok 59'Kış


Hayata bir es verip durmanın zamanı şimdi, biraz soluklanmanın… 
Seni sana çağırıyor bir dergi… 
Sayfaları çevirdikçe daya kulağını kalbine.
 İnsan kokulu hikâyelerin sesi karışsın sesine. 
Çocukluğun, yeniden çakıl taşları atsın pencerene. 
Aksini göreceğin, sudan bir aynaya dönüşsün kalbin. 
Kuşlar konsun omuzlarına. 
Özlediğin güneşin sarısı fener olup aydınlatsın yolunu. 
Seni sana çağırıyor bir dergi…
Şimdi çok gerilerde bıraktığını sandığın geçmişinin sokaklarında gezin. 
Sohbet et kendinle, hayatı bir tüy gibi avucuna alıp üfle…
*
www.adiyok.com
www.facebook.com/adiyokdergisi

19 Ocak 2012 Perşembe

yol


Bazı sabahlar vardır, içinizde dünyayı değiştirme hissiyle uyanırsınız. Ben böyle birkaç sabaha uyandım. Dünyayı değiştirdiğim olmadı hiç ama hayatımı siyahken beyaza, beyazken maviye çevirdiğim çok oldu bu sabahların ilhamıyla. Bir sabah âşık uyandım, bir sabah cebimde diplomam ve rüyalarımla başka bir ülkeye taşındım, bir sabah işimi bıraktım, bir sabah hukuk okumuş olmama aldırmadan avukatlık yapamayacağımı anladım.

İnsan hayatı sade, latif, kırılgan, naif… Anılara tutunup, geçmişe dair uzun cümleler kuruyoruz. Oysa sessizliğin nimeti ile tanıştığımız gün kendimize bir kapı açacağız, korkmak neden? Yol ayrımları sancılıdır. Yol ayrımları seni sen kılar ve insanoğlunun yaradılışındandır ki her daim arkada kalan seçenek bir parça uykundan çalar. Bunu söylüyorum, çünkü kendimi önümdeki zorluğun aslında ne kadar kolay olduğuna inandırmak istiyorum. 
Hepi topu maviden kırmızıya dönecek bir sabahtan bahsediyorum. 
Hepsi bu. 
*artwork: taikkun yang li

1 Ocak 2012 Pazar

artık sahip olduğumuz hayata şükretmek için üçüncü sayfa haberlerini okumamız gerekir oldu…


     Herkes için uzun bir geceydi öyle ya. Aylar öncesinden planlanan gece eğlenceleri, yemekler, davetler, ev partileri… Oldum olası çok büyütülen gecelere antipatim vardır. Yılbaşı gecesi, sevgililer günü vs… Hele sevgililer günü kadar saçma bir şey yok herhalde. 
     Neyse. Bahane o ya, arkadaşlarımı evime davet ettim, güzel bir akşam yemeği yedik. Evimde arkadaşlarımı ağırlamaktan keyif alıyordum en nihayetinde. Yani bizim için de uzun bir geceydi. 
     Yok hayır konu bu değil. Sabah uyandım. Gazeteleri okurken gördüm o haberi. Otuzlu yaşlarına bile varmamış, benim yakın arkadaş bile olmadığım sadece belki bir iki kez karşılaştığım arkadaşım öldürülmüştü sabahın erken saatlerinde. Üç aylık ikiz bebekleri onu hatırlamayacaktı bile. Bu cinayet benim her gün en az 3 kez geçtiğim yolda işlenmişti. Literatürde Avrupa'nın en güvenli ülkesi diye tabir edilen bu adada... Uzun süre kendime gelemedim. Sokağa çıktım, yürüdüm. Eve girdim, sağa sola bakındım. Bilgisayarımı açıp arkadaşlarımla konuşmaya başladım, amaç ‘kafam dağılsın’dı. Sonra günün ikinci ağır haberini alacaktım. Yine sabaha karşı bir arkadaşım trafik kazası geçirmiş ve koma halinde uyutuluyordu. Kendime gelememiştim ki tekrar alt üst olayım. Sesim kesildi. Yeni yıl herkes için güzel başlamamıştı öyle ya. 
     Bunları yazmamın sebebi günümü özetlemek değil, bunları yazmamın sebebi hayatımızın geldiği bu nokta... Kendime bir bakıyorum da hayatımdan şikâyet etmek ne büyük yüzsüzlük. Hayatta en büyük üzüntüm, problemim ne mesela? Önemsiz ayrıntılara takılmak ne büyük hayat kaybı... Hayatımız öyle bir noktaya geldi ki, artık sahip olduğumuz onca güzelliğe, nimete, sağlığa, hayata şükretmek için üçüncü sayfa haberlerini okumamız gerekir oldu… Yeni gelen yıldan dileğin ne sorusuna verilecek tek cevap bu olsa gerek, şükretmek…